Avrupa’da katliam büyüyor: İşçiler gereksiz üretimin ve okulların kapatılması için mücadele etmeliler

21 Kasım 2020

Avrupa’da her 17 saniyede bir kişi koronavirüsten ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü, 15 Kasım’da sona eren hafta içinde Avrupa’da 29 binden fazla insanın öldüğünü bildirirken, günlük COVID-19 kayıpları sürekli 4 binin üzerinde. Eğer ölümler bu korkunç hızda devam ederse, sağlık sisteminin de çökmesiyle sadece Avrupa’da her ay 120 bin ila 150 bin insan hayatını kaybedebilir.

Her büyük Avrupa ülkesinde kaydedilen ölümlerin ölçeği sarsıcı düzeyde. Fransa, geçtiğimiz hafta günde ortalama 500 ölüm bildirdi. İtalya’da Salı günü 731, Çarşamba günü ise 753 kişi öldü. Aynı günlerde İspanya’daki ölümler 435 ve 351 iken, Britanya’daki ölüm sayıları 598 ve 529’du. Şirket medyasının uzun süre bir başarı hikâyesi olarak övdüğü Almanya’da bile sadece Salı günü 357 kişi öldü.

Kıta, II. Dünya Savaşı’nın barbarlığından beri bu ölçekte kitlesel ölümlere tanık olmamıştı. 20. yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi, her Avrupa ülkesinin egemen sınıfı, şirket kârlarını korumak için yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın kitlesel katliamının kaçınılmaz ve gerekli olduğuna karar verdi.

Avrupalı politikacılar kendilerinin COVID-19’a yönelik yaklaşımlarını ABD’deki Trump yönetiminin pandeminin ilk evrelerindeki yıkıcı politikasıyla karşılaştırmış olsalar da, kıtadaki hükümetlerin tamamı Beyaz Saray’daki faşistten daha az canice ve öldürücü bir politika uygulamıyor. Bu, insani bedeline bakmaksızın, virüsün nüfusun her tarafına yayılmasına izin vermeyi içeren “sürü bağışıklığı” politikasıdır. Böylece büyük şirketler kârlarını artırmaya ve süper zenginlere yüklü ödemeleri yapmaya devam edebilir.

Kıta çapındaki bu toplu katliam stratejisinin modeli İsveç’tir. İsveçli yetkililer, pandeminin başından itibaren, işyerlerinin açık kalmasına izin vererek tüm ulusal ve bölgesel kapanma önlemlerini reddetmeye karar verdiler. Virüs yetersiz donanımlı yaşlı bakım evlerini kırıp geçirirken, sonuç, dünyadaki en yüksek ölüm oranlarından biri oldu. Stockholm bölgesinde dolup taşan hastaneler 80 yaşın üzerindeki hastalara bakmayı reddettiği için birçok yaşlı tedavi edilmeden ölüme terk edildi.

Bu korkunç koşullar, mümkün olan en kısa sürede “sürü bağışıklığı”na ulaşmak isteyen hükümetin politikasının istenen sonucuydu. İlk ve orta okulları açık tutma kararını savunan İsveç devletinin epidemiyoloji uzmanı Anders Tegnell, Mart ortasında Finli meslektaşına şöyle yazıyordu: “Sürü bağışıklığına daha çabuk ulaşmak için okulların açık tutulması lehine konuşulabilir.”

Tegnell, dünya genelinde egemen seçkinlerin şirket kârlarını ve ölümü güvence altına alma politikasının en önemli temsilcisi oldu. Bu durum, Foreign Affairs’ın Mayıs ayında yayımlanan “İsveç’in koronavirüs stratejisi yakında dünyanın stratejisi olacak” başlığında özetlenmişti. Bu sosyopatlar için, Tegnell’in “sürü bağışıklığı”na ulaşma hedefinin kıyısına bile yaklaşılamamış olmasının bir önemi yoktur. İsveç, enfeksiyon oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri olmaya devam ediyor ve ölüm oranı son iki hafta içinde dramatik bir şekilde arttı. Bu durum, hükümeti sosyal etkinlikler ve toplantılar üzerinde kısıtlamalar uygulamaya zorladı.

İlkbaharda fiili grevlerin ve işçi sınıfı protestolarının egemen seçkinlere dayattığı kapanma önlemleri kaldırılır kaldırılmaz, her siyasi renkten Avrupa hükümetleri, pandemiyi kontrol altına alma yönündeki her türlü çabayı baltalamaya başladılar ve ekonomik üretimin ve bankalara ve mali oligarşiye kâr akışının normale dönmesini sağlamaya koyuldular. Avrupa Birliği ve üye devletleri tarafından 2 trilyon avronun üzerinde kurtarma paketleri bankalara ve büyük şirketlere aktarıldı. Toplumun altından tepesine doğru bu eşi görülmemiş servet aktarımı, sendikaların tam desteğini aldı. Bu destek, Fransız ve Alman sendikalarının AB’nin bankalara ve şirketlere devasa meblağlar aktarmasını alkışlayan ortak açıklamasında gözler önüne serildi.

Siyasi çizgileri ne olursa olsun, kıta genelinde hükümetler, her ne pahasına olursa olsun ekonominin tam hızda çalışmasını sağladılar ve ebeveynler işgücünden çıkmasın diye okulları çocuk bakıcılığı hizmeti olarak açık bıraktılar. Almanya’da muhafazakârların önderliğindeki Hristiyan Demokrat/Sosyal Demokrat koalisyonundan, eski yatırım bankeri Emmanuel Macron’un Fransız hükümetine ve İspanya’daki sosyal demokrat PSOE ile “sol popülist” Podemos’un koalisyon hükümetine kadar, bütün siyasi bileşimler, doğrudan doğruya bugünkü felakete yola açan bir “sürü bağışıklığı” stratejisi benimsediler. Thüringen’in Sol Partili Eyalet Başbakanı Bodo Ramelow’un “İsveç modeli”ni övmesinde görüldüğü gibi, Almanya’da Yeşillerin ve Sol Parti’nin elindeki eyalet yönetimleri, şirketlerin emirlerinin yerine getirilmesi konusunda Boris Johnson’ın Britanya’daki sağcı Muhafazakâr Parti hükümetinden daha az acımasız değillerdi.

Cesetler yığılmaya devam ederken, Avrupa egemen sınıfının rotasını değiştirmeye hiç niyeti yok. Aşının belki de sadece birkaç ay uzakta olduğu koşullarda, Macron, acımasız bir şekilde, herkesin “virüsle yaşamayı” öğrenmesi gerektiğini ilan etti.

Şirket ve siyaset seçkinlerinin okulların kapatılmasına şiddetle karşı çıkması, virüsün yayılmasında merkezi bir rol oynuyor. Almanya’da, çocuklar arasındaki vakalar Ekim başı ile Kasım başı arasında on kat arttı. Fakat Pazartesi günü Başbakan Angela Merkel ile bir araya gelen 16 eyalet başbakanı, maskenin öğretmenler ve öğrenciler için zorunlu olmasını bile reddettiler.

Bavyera Eyalet Başbakanı Markus Söder, kısa süre önce, egemen seçkinlerin okulları açık tutma kararlığını şu şekilde açıkça ifade etti: “Ekonomide bir kapanmayı önlemek istiyorsak çocuklarımıza bakılması gerekiyor. Durum şudur: okulların ve kreşlerin de ekonomiyi çalışır durumda tutma amacı vardır.”

İşçiler ve gençler, Deutsche Bank ve BNP Paribas’ın, Volkswagen ve Airbus’ın kârlarını ve Londra, Frankfurt ve Paris borsalarına yatırılan devasa serveti güvenceye almak için sağlıklarını riske atmaya, hatta ölmeye razı değiller.

Fransa’da, 35 öğrencinin hiçbir koruma olmadan, kötü bir şekilde havalandırılan sınıflara tıkıldığı koşullarda, geçtiğimiz haftalarda okul grevleri patlak verdi. Bu protestolar, Yunanistan genelinde yüzlerce okulun işgal edilmesinin ve Polonyalı öğrencilerin gösterilerinin ardından geliyordu. Almanya’nın Worms ve Essen şehirlerindeki okullarda okuyan öğrenciler, bu hafta, tehlikeli koşulları protesto etmek ve güvenli koşullarda eğitim talep etmek için okul grevi düzenlemeyi planladıklarını duyurdu.

Giderek artan sayıda işçi ve genç, virüsün kontrol altına alınması için gerekli olmayan üretimin kapatılmasını ve yüz yüze eğitimin durdurulmasını talep ediyor. Bununla birlikte, COVID-19’a karşı akılcı bir politika uğruna mücadele, sadece tıbbi değil ama özünde siyasi bir meseledir. Avrupa ve dünya genelindeki Sosyalist Eşitlik Partileri, bunun, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfı içinde sosyalizm uğruna mücadele eden bir hareket inşa etmeyi gerektirdiğini vurguluyor.

Şimdiye kadar ki pandemi deneyimi ki buna ilkbahardaki karantinalar da dahildir, COVID-19’a karşı bilimsel bir mücadelenin kapitalizmle uyumsuzluğunu göstermiştir. İşçiler, yetersiz işsizlik maaşlarıyla ya da hiçbir gelir olmadan kaderlerine terk edildiler; gençler işlevsiz uzaktan eğitim programlarıyla baş başa bırakıldı ve kapatılan küçük işletmeler, kültürel-sanatsal mekânlar iflasla karşı karşıya kaldı. Temel hizmetlerde (sağlık hizmetleri, lojistik ve gıda dağıtımı) çalışan işçiler, kalitesiz ve rastgele koruyucu donanım malzemeleri aldılar.

Trilyonlarca avro süper zenginlere aktarılırken, yaşamsal sosyal ihtiyaçları karşılayacak kaynakların bulunmadığı iddiası saçma bir yalandır. Kaynak var ancak siyaset kurumu bu kaynakları halkın kullanımına sunmaya şiddetle karşı çıktı ve bunun yerine onları mali aristokrasiye teslim etmeye çalıştı. Gerçekten korkunç ölçekte ölümleri önlemenin tek yolu, hayati derecede ihtiyaç duyulan bu kaynakları sosyalizm mücadelesinin bir parçası olarak kamulaştırmak için mücadeleye girişmektir.

İşçiler, bu mücadeleyi verebilmek için, her yerde işe geri dönülmesine yardımcı olan sendikalara karşı kendi bağımsız örgütlerine ihtiyaç duyuyorlar. Her okul ve işyerinde kurulacak ve mücadeleleri ulusal sınırların ötesinde koordine edecek olan iş güvenliği taban komiteleri, sadece virüsün yayılmasını denetleyip durdurmak açısından büyük önem taşımıyor. Bu komiteler, aynı zamanda, pandemiye bilimsel ve insani bir yanıt verilebilmesi için gereken kaynaklara el koymak üzere Avrupa çapında ve uluslararası bir genel grevin örgütlenmesinin iskeleti işlevini görebilirler.

Böyle bir yanıtın ön koşulu, süper zenginlerin haksız servetine el konulması ve büyük şirketlerin, işçi sınıfı tarafından demokratik olarak kontrol edilen kamu işletmelerine dönüştürülmesidir. Toplumsal kararlara, kapitalist oligarkların tiksindirici kârları değil, sağlığın ve insan yaşamının korunması yol göstermelidir. Bu ise, işçi sınıfını Avrupa ve dünya genelinde siyasi iktidarı almak, ekonomik yaşamı sosyalist temelde yeniden düzenlemek ve bir Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri kurmak üzere harekete geçirme mücadelesi demektir.

Jordan Shilton