Livio Maitan (1923-2004): Eleştirel bir değerlendirme

Peter Schwarz
27 Ekim 2020

Livio Maitan 16 Eylül 2004’te Roma’da 81 yaşında öldü. Maitan –Michel Pablo (1911-1996), Ernest Mandel (1923-1995) ve Pierre Frank (1906-1984) ile birlikte– Birleşik Sekreterlik’in en tanınmış temsilcilerinden biriydi. Maitan, 53 yıl boyunca Birleşik Sekreterlik’in önderliği içinde yer aldı ve bu örgütün siyasi çizgisinin oluşturulmasında kayda değer bir rol oynadı.

Bu satırların yazarı, Pablo tarafından Dördüncü Enternasyonal’in saflarına sokulan revizyonist politikalara karşı öğretiye bağlı Troçkizmi savunmak için 1953 yılında kurulmuş olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bir üyesidir. Uluslararası Komite o tarihten itibaren, her önemli siyasi sorun konusunda, daha sonra Birleşik Sekreterlik’in oluşmasında büyük pay sahibi olacak olan Pablo, Mandel ve Maitan eğiliminin kararlı bir muhalifi oldu.

Birleşik Sekreterlik’in, 1953 bölünmesini bizzat yaşamış olan son önde gelen önderinin ölümü bize siyasi bir bilanço çıkarma fırsatını sunuyor. Bunu yaparken amacımız Maitan’ın kişisel dürüstlüğünü ya da onun sosyalist inançları sorgulamak değil. Aksine amacımız bugün içinde bulunduğumuz koşullara cevap veren bir siyasi yönelişi geliştirebilmek için gerekli olan önemli tarihsel dersleri çıkarmak.

Maitan’ın yaşamı Birleşik Sekreterlik’in yarım yüzyıldan fazla bir süreyle savunduğu siyasi anlayışın mantıki gelişiminin bir örneğini oluşturuyor. Bu anlayışın özünü; toplumun sosyalist temellerde yeniden örgütlenmesinin, uluslararası işçi sınıfının tarihsel görevlerinin bilincinde olan bağımsız siyasi hareketini gerektirmediği, fakat bunun yerine daha çok, nesnel gelişmelerin basıncı altında sola doğru kayabilecek diğer toplumsal ve siyasi güçler tarafından gerçekleştirilebileceği düşüncesi oluşturuyordu.

Pablocular işçi sınıfına dayanmayan bu “kör araçlar”ın –Stalinist partiler, Maocu köylü orduları, küçük burjuva gerillalar– nesnel gelişmelerin basıncı altında devrimci bir yöneliş gösterebilecekleri ve sosyalizme giden yolu hazırlayabilecekleri düşüncesini savundular. Böyle bir bakış açısından çıkan mantıki sonuç, Dördüncü Enternasyonal’in tasfiyesi ya da –Birleşik Sekreterlik biçimsel olarak bu ismi taşımaya devam eden bir örgüt olduğundan– siyasi görevlerinin bütünüyle yeniden tanımlanmasıydı.

Dördüncü Enternasyonal, 1938 yılında Lev Troçki’nin girişimiyle kuruldu çünkü ancak bu parti Marksizmin sürekliliğini güvence altına alabilir ve işçi sınıfını gelecek sınıf mücadelelerine hazırlayabilirdi. Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokrasi ve Stalinizmin egemenliğindeki Üçüncü Enternasyonal, 1930’lu yıllarda, kesin olarak karşıdevrimin saflarına katıldı. Bizzat Sovyetler Birliği’nde bürokrasinin ayrıcalıklarının savunulması ve işçi demokrasisinin yok edilmesi, ekonomik ve kültürel gelişmenin önünde duran en önemli engeller haline gelmişti. Kremlin, uluslararası düzeyde dünyanın dört bir yanındaki Komünist Partileri emperyalist güçlerle yaptığı diplomatik manevralarda piyon olarak kullandı –bu politika 1933’te Almanya’da ve 1938’de İspanya’da felaket getiren yenilgilerin yaşanmasına neden oldu.

Troçki, işçi sınıfının yaşadığı en kötü yenilgiler sırasında bile, kapitalist düzeninin nesnel çelişkilerinin yeniden patlayıcı sınıf mücadelelerine yol açacağına olan inancını asla yitirmedi. Dördüncü Enternasyonal’in kurulması bu mücadelelere hazırlanabilmek için gerekliydi. Sayısal olarak az sayıda üyesi olsa da Dördüncü Enternasyonal on yılların sınıf mücadelelerinin derslerini ve deneyimlerini cisimleştiriyordu. Troçki, sosyal demokrat ve Stalinist partilerin devrimci bir rotaya geri dönebilecekleri düşüncesini kategorik olarak reddetti. Bu partiler, saflarında çok sayıda işçi bulunmasına karşın, diğer toplumsal çıkarların ve güçlerin araçları haline dönüşmüşlerdi.

Bugün, Birleşik Sekreterlik’in 1953’ten bu yana yapmış olduğu öngörülerin ve aldığı tutumların çoğu, tarihsel deneyimlerin ışığında kesin bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Birleşik Sekreterlik’in, yeni bir devrimci öncü olduğunu ve işçi sınıfının bağımsız hareketinin yerini alacağını söylediği siyasi ve toplumsal güçlerin hiçbiri, onların bu beklentilerinin herhangi birini karşılamamıştır.

Pablo, Stalinizmin, kitlelerin basıncı altında devrimci bir rol oynayacağı ve sosyalizme giden yolun on yıllar boyunca, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’da olduğu gibi yeni deforme işçi devletlerinin kurulmasıyla alınacağı öngörüsünde bulunmuştu. Bu öngörü bu devletlerin ve bizzat Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle çürütüldü. Stalinist bürokrasi –Troçki’nin öngördüğü şekilde– Ekim Devrimi’nin mezar kazıcısı olduğunu kanıtladı.

Pablocuların Üçüncü Dünya için bir model ve Troçki’nin Sürekli Devrim teorisinin bilinçsiz uygulayıcıları olarak övdükleri Mao’nun köylü orduları, sosyalist bir geleceğe değil aksine kapitalizmin vahşi bir biçimine zemin hazırladılar. Bugün Mao’nun mirasçıları, Çin işçi sınıfının ulusötesi şirketler tarafından sömürülmesine, ulusötesi şirketlerin Çin işçi sınıfına dünyanın başka hiçbir yerinde olmadığı ölçüde kötü ücretleri ve çalışma koşullarını dayatmasına nezaret ediyorlar.

Birleşik Sekreterlik, ulusal kurtuluş hareketlerini ve bunların “silahlı mücadele” reçetelerini idealize ederken, bu hareketlerin hiçbiri emperyalizmden gerçek anlamda az da olsa bağımsızlaşamadılar. Bu hareketlerin hepsi, Troçki’nin, geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde “demokrasiye ve ulusal kurtuluşa ulaşma görevlerinin tam ve gerçek çözümü, ancak boyun eğdirilmiş ulusun, özellikle de köylü kitlelerinin önderi olarak proletaryanın diktatörlüğü yoluyla mümkün olabilir” [1] biçimindeki öngörüsünü tersinden doğruladılar.

Birleşik Sekreterlik’in siyasi düşünceleri sadece yanlışlanmakla kalmadı, bu düşünceler bütün dünyada 1960’ların ve 1970’lerin kitlesel toplumsal hareketleri içinde kapitalizme bir alternatif arayan gençlerin ve işçilerin kafalarını karıştırmakta çok büyük bir rol oynadı.

Birleşik Sekreterlik’in Stalinizme ve küçük burjuva milliyetçilerine dayanan hayalleri sonunda boşa çıkınca, bu örgüt daha da sağa kaydı ve kapitalist devletin alanına geri çekildi. Maitan’ın siyasi yaşamının son 13 yılını Romano Prodi’nin ve Massimo D’Alema’nın merkez sol hükümetlerine destek olan bir partinin saflarında geçirmiş olması anlamlıdır. Maitan, 1991 ile 2001 yılları arasında İtalyan Komünist Partisi’nin ardılı örgütlerden biri olan Rifondazione Comunista’nın (Komünist Yeniden Kuruluş Partisi) yönetiminde yer aldı.

Maitan, Birleşik Sekreterlik’in 2003 yılının Şubat ayında yapılan 15. Dünya Kongresi’nde uluslararası düzeyde son kez göründüğünde, Devlet Başkanı Inácio “Lula” da Silva’nın burjuva hükümetinde bir bakan olarak görev yapan Brezilyalı bir Birleşik Sekreterlik bir üyesini tebrik etti.

Maitan Dördüncü Enternasyonal’e katılıyor

Livio Maitan 1923 yılında, Mussolini’nin iktidara gelmesinden yarım yıl sonra, Venedik’te doğdu. Faşist İtalya’da büyüdü ve Padova Üniversitesi’nde klasik edebiyat eğitimi gördü. Savaşın son yıllarında Nazi işgaline karşı sosyalist direnişe katıldı ve en sonunda savaşın sonunu gözaltı kampında göreceği İsviçre’ye kaçmak zorunda kaldı. Maitan daha sonra sosyalist gençlik hareketinin bir örgütleyicisi oldu. 1947’de, Paris’teki bir sosyalist kongre esnasında Ernest Mandel’le tanıştı ve Dördüncü Enternasyonal’e katıldı.

Bu, Troçki’nin düşüncelerinin Dördüncü Enternasyonal’in önderliğinin bir kısmı tarafından sorgulanmaya başlandığı dönemdi. Maitan, 1951 yılında Dördüncü Enternasyonal’in yönetimine girdiğinde, o sırada örgütün sekreteri olan Pablo, iki yıl sonra Troçkist hareketin bölünmesine yol açacak olan revizyonist görüşlerini bütünüyle formüle etmişti. Aynı yıl Pablo’nun “Nereye Gidiyoruz?” başlığını taşıyan çalışması yayımlandı. Bu belgede Pablo, toplumsal gerçeklik “asıl olarak kapitalist sistem ile Stalinist dünyadan oluşmaktadır” ve “kapitalizme karşı güçlerin ezici çoğunluğu şimdi Sovyet bürokrasisinin önderliği ya da etkisi altında” diye belirtti. [2]

Soğuk Savaş’ın tam başladığı sıralarda formüle edilen bu görüş işçi sınıfını göz ardı ediyor ve her iki kamptaki yükselen sınıf mücadelelerinin yerine Sovyetler Birliği ile ABD emperyalizmi arasındaki çatışmayı koyuyordu. Pablo, sosyalist devrimin, Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanacak –Sovyet bürokrasisinin “kapitalizme karşı çıkan güçlerin” başında öncü rolü oynayacağı– bir savaş şeklinde başlayacağına inanıyordu. Bu koşullar altında Dördüncü Enternasyonal’e Stalinist partilere girmekten –Pablo’nun ifade ettiği şekilde “gerçek kitle hareketleriyle bütünleşmekten”– başka yapacak bir şey kalmıyordu.

1953 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Sosyalist İşçi Partisi (SWP), Pablo’nun tutumunu reddeden ve diğer kimi şubelerin yanı sıra Britanya şubesinin ve Fransa şubesinin çoğunluğunun katıldığı Uluslararası Komite’nin kurulması çağrısı yapan “Açık Mektup”unu yayımladı.

Maitan, bu çatışma sırasında Pablo, Mandel ve Fransa’daki azınlığın önderi olan Frank’ın yanında yer aldı ve yaşamının geri kalanında Birleşik Sekreterlik’in aktif bir üyesi oldu. Maitan’ın, Antonio Gramsci, Lev Troçki, İtalyan Komünist Partisi, Çin Devrimi, Çin Kültür Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü üzerine, çok azı başka dillere çevrilmiş olan, çok sayıda kitabı yayımlandı. Maitan aynı zamanda Birleşik Sekreterlik’in yayınlarına düzenli olarak yazılar yazdı ve Troçki’in çalışmalarını İtalyancaya çeviren kişi olarak tanındı.

Maitan, İtalya’da yarım yüzyıl süreyle Birleşik Sekreterlik’in İtalya şubesinin görünen yüzü oldu.

Maitan ve İtalyan Komünist Partisi

Pablocuların Stalinizme uyarlanmalarının özellikle İtalya’da çok boyutlu sonuçları oldu. Stalinist Komünist Parti –Fransa dışında– hiçbir sanayileşmiş ülkede, İtalya’daki kadar yaygın bir etkiye sahip olmamıştı.

Bu, partinin özel tarihiyle ilişkili bir durumdu. İtalyan Komünist Partisi (PCI) uzun yıllar boyunca yasadışı faaliyet gösterdi ve Mussolini rejimine karşı mücadele etti. Partinin Antonio Gramsci gibi tanınmış önderleri faşizmin kurbanı oldular. PCI, Müttefiklerin istilasından sonra Alman işgaline ve Mussolini’nin devletinin artıklarına karşı oluşturulan Resistenza’nın (direniş hareketi) öncü gücüydü. Bu, PCI’nin halkın içinde kök salmasına yardımcı oldu. PCI, Resistenza tarafından verilen mücadele sırasında insanların pek çok aile ferdini yitirdikleri İtalya’nın kuzeyindeki pek çok bölgede ve Toscana’da egemen güç konumundaydı. Bununla birlikte, Palmiro Togliatti’nin başında yer aldığı parti önderliği, Moskova’nın sadık hizmetkârıydı. Partinin faşizmin elinden kurtulan birçok önderi, Sovyetler Birliği’nde sürgünde yaşadı ve Stalinizmin en berbat suçlarına boylu boyunca ortak oldu.

PCI, Stalin’in çizgisine uygun olarak, Mussolini’nin devrilmesinden sonra burjuva düzenini koşulsuz olarak savundu. 1944 baharında, diktatörün devrilmesinden ve İtalya’nın resmi olarak teslim olmasından sadece birkaç ay sonra PCI, Mareşal Pietro Badoglio’nun hükümetine katıldı ve bu yolla faşist geçmişle radikal bir kopuşu ve siyasi yaşamın devrimci bir biçimde yeniden örgütlenmesini engelledi. Egemenliğini 20 yıl boyunca Mussolini’nin diktatörlüğü üzerine dayandırmış olan siyasi ve toplumsal seçkinler, PCI sayesinde, Mussolini’nin devrilmesinden yara almadan çıkmayı başardı.

PCI, 1947 yılının Mayıs ayına kadar sıklıkla değişen ulusal koalisyon hükümetlerinin hepsinde yer aldı. Ne var ki, Soğuk Savaş’ın başlaması PCI’nin hükümetlerde daha fazla yer almasını engelledi. Washington, NATO’nun temel direklerinden birini oluşturan bir ülkede Moskova ile doğrudan bağlantısı bulunan bir komünist bakanı kabul etmeye razı değildi. PCI’nın –Sol Demokratlar (SD) haline dönüşmüş şekliyle– Roma’da yeni bir bakanlık görevi üstlenebilmesi için bir 50 yılın daha geçmesi gerekecekti.

Yine de bu 50 yıl süresince PCI, İtalya’da burjuva düzeninin kararlı bir payandası olarak kaldı. Aslında PCI’nin burjuva düzeninin omurgasını oluşturduğunu söylemek abartı olmaz. PCI, ülkede kitlesel bir tabana sahip olan ve yaygın biçimde kökleşmiş, merkezi örgütsel yapıya sahip tek siyasi partiydi. Hükümetlerin değişmez partisi olan Hristiyan Demokratlar birbiriyle çatışıp duran birkaç klikten oluşuyordu ve bu partinin elde ettiği seçim sonuçları büyük ölçüde Katolik Kilisesi’nin etkisine bağlıydı. Küçük partiler –Sosyalistler, Sosyal Demokratlar, radikaller ve liberaller– lobi yapan çeşitli grupların temsilcileri olmaktan öte bir şey değildiler.

PCI, İtalya’da, SPD’nin (Sosyal Demokrat Parti) Almanya’da ve İşçi Partisi’nin Birleşik Krallık’ta oynadığına benzer bir siyasi rol oynadı. Savaş sonrası hızlı büyüme döneminde PCI, sınıflar arası çatışmalarda arabuluculuk yaptı. Kuzeydeki sanayi kuşağı dışında ekonomisi genel olarak tarıma dayalı ve yoksul olan İtalya, yaşam standartlarında belirgin bir yükselişin yaşanmasını sağlayan hızlı bir sanayileşme sürecinden geçti. Aileler ilk kez bir televizyon, bir araba, bir tatil ve çok daha fazlasını alabilecek konuma gelmişlerdi –daha önceleri bunu yapmaları mümkün değildi. Bu dönem süresince PCI’nin oy oranı sürekli olarak yükseldi: parti, savaş sonrasında yapılan ilk seçimde yüzde 20 civarında oy almışken, ekonomik hızlı büyümenin zirve noktası olan 1970’lerin ortasında yapılan seçimde yüzde 34 oranında oy aldı. Ondan sonra, artan toplumsal sorunlarla birlikte, PCI her seçimde oy kaybetmeye başladı.

Savaş sonrası dönemde devrimci, sosyalist bir stratejinin, işçi sınıfını PCI’den kaçınılmaz kopuşa hazırlamaya odaklanması gerekirdi. Propaganda ve taktik girişimler, PCI’yi teşhir etmek üzere kullanılmalıydı –yani işçi sınıfını kendi uzun dönemli çıkarları ile PCI’nin politikaları arasındaki uzlaşmaz çelişki konusunda bilinçlendirmek ve bu temel üzerinde siyasi bilince sahip kadrolar yetiştirmek hedeflenmeliydi. Böyle bir strateji için başlangıç noktası, Stalinizmin karşıdevrimci rolünün anlaşılması olmalıydı.

Maitan ise bütünüyle başka bir perspektife sahipti. O, PCI’yi kapitalist düzenin bir payandası olarak değil; aksine devrimci bir işçi hareketinin gelişebileceği bir araç olarak görüyordu. PCI’nin teorisi ve politikaları üzerine yazdığı, 1959’da basılan ve 1969’da yeni basımı yapılan, 200 sayfalık kitabında şöyle yazıyordu:

“PCI, savaş sonrası kitlesel işçi ve köylü hareketinin kendisini gösterdiği siyasi-örgütsel biçimdir. Diğer bir deyişle, mevcut toplumun yapısını radikal bir biçimde yeniden örgütlemek için mücadele veren önemli toplumsal güçler kendilerini bu örgütün içinde ve onun aracılığıyla ifade ediyorlar. PCI, sahip olduğu kitlesel etkiyi sürdürmek ve bu etkiyi yitirmemek istediği sürece, parti önderliği –deforme olmuş bir biçimde de olsa– içine daldığı sınıf mücadelesinin gerçekliğini ifade etmek zorundadır.”

Maitan’a göre bu, “Komünist Parti’nin gerçekliğini açıklayan en önemli toplumsal faktör”dü; “bu, binlerce proleter kadronun, önderliğin bilgeliği ve yanılmazlığı konusundaki yanılsamalardan çok uzun zaman önce kurtulmuş olmalarına rağmen, neden partiye sadık kaldıklarını açıklıyor.” [3]

Burada gerçeklik baş aşağı çevriliyor. PCI, savaş sonrasında işçi sınıfının bir taarruz başlatmasının önündeki en önemli engel olduğu ve işçi hareketi içindeki etkisini savaş sonrası döneminin sosyal ödünleri sayesinde koruyabildiği halde, Maitan, işçilerin PCI’ye onların devrimci özlemlerini cisimleştirdiği, “sınıf mücadelesinin gerçekliğini” ifade ettiği için sadık kaldıklarını öne sürüyor.

Kuşkusuz Maitan, PCI ve onun bürokratik karakterdeki önderliği tarafından burjuva devlete verilen desteği bütünüyle göz ardı edemiyordu. Bu yüzden, partinin ikili bir karaktere sahip olduğunu iddia etti: “PCI’nin çelişkisinin temelinde, artık devrimci bir parti olmamasına ve iktidarın devrimci yoldan fethedilmesi perspektifini açıkça reddetmesine karşın, kökeni ve doğası itibarıyla gerçek anlamda bir reformist parti olamayacak olması yatıyor.” [4]

Maitan, PCI’nin “gerçek anlamda bir reformist parti”ye dönüşmesinin olanaksız olduğu varsayımını, şu iddiayı öne sürerek gerekçelendiriyordu: “yeni bürokratik revizyonizm, burjuvazinin ya da emperyalizmin işçi hareketi içindeki toplumsal etkisini değil, daha çok SSCB’deki bürokratik kastın, bu muhafazakâr ancak hâlâ anti-kapitalist olan gücün etkisini ifade ediyor.” [5] Bu görüş, Troçki’ninkiyle taban tabana zıttır. Troçki, Stalinist bürokrasinin “dünya burjuvazisinin işçi hareketi içindeki aracı” [6] olduğunu ve aslında Sovyetler Birliği içinde ve uluslararası arenada anti-kapitalist değil fakat karşıdevrimci bir rol oynadığını ısrarla belirtti.

Maitan’ın PCI’ye yönelik kavrayışının ortaya çıkardığı siyasi sonuçlar, İtalyan Pablocularının bütün çalışmalarına ilmikle işlenmiş gibidir.

Maitan’ın örgütü Gruppi Comunisti Rivoluzionari’nin (Devrimci Komünist Grup, GCR) üyeleri daha 1951 yılında Pablo’nun tavsiyelerine uydular ve PCI’ye katıldılar. Küçük bir örgütsel çekirdeğin ve Banderia Rossa gazetesinin yayınının varlığını sürdürmesine karşın, üyelerin büyük bir çoğunluğu 1969’a kadar Stalinistlerin saflarında çalıştı. Üstelik PCI içinde açık olarak çalışamıyorlardı. Zamanında üyelerden biri, bir tarihçiye şunları söylemişti: “PCI içinde münzeviler gibi yaşadık, çünkü düşünce farklılıklarımızı ifade etmedik. Durum olgunlaşana kadar bekledik.” [7]

İtalyan işçi sınıfının büyük bir kısmının PCI’den etkilenmiş olması, PCI içinde çalışmanın peşinen reddedilemeyeceği anlamına geliyordu. Benzer koşullar altında Gerry Healy’nin önderliğindeki Britanyalı Troçkistler, 1947 ile 1959 yılları arasında İşçi Partisi içinde başarılı bir çalışma yürüttüler. Ne var ki, Britanyalı Troçkistlerin uyguladıkları entrizme, Livio Maitan’ın önderliğindeki GCR’nin uyguladığından bütünüyle farklı bir perspektif yol gösteriyordu. Britanyalı Troçkistler, İşçi Partisi’nin karşıdevrimci karakteri konusunda kesinlikle hiçbir şüphe duymuyorlardı. Bundan dolayı, İşçi Partisi içinde yürüttükleri çalışma, işçi sınıfını bu partiden kaçınılmaz kopuşa hazırlamaya yönelikti. Parti bürokrasisine karşı bu temelde bir Marksist kadro oluşturmak için sert bir mücadele verdiler ve başarılı oldular. 1963 yılında, İşçi Partisi’nin gençlik hareketi Genç Sosyalistler, Britanya Troçkist hareketine, Sosyalist İşçi Birliği’ne katıldı.

Maitan’ın Pablocu perspektifi ise bütünüyle farklı sonuçlara yol açtı. Eğer PCI “kitlesel işçi ve köylü hareketinin kendisini gösterdiği siyasi-örgütsel biçim” ise ve bu parti “sınıf mücadelesinin gerçekliğini ifade etmeye” zorlanıyor ve bu nedenle etkisini yitirmiyordu ise, o zaman Troçkistlerin görevi işçileri PCI’den koparmak değil ama onun saflarında sadakatle çalışmak olmalıydı. Böyle bir perspektif, GCR’yi Stalinizm için sol bir paravan olmaktan başka bir yere götürmedi. Parti önderliğini farklı konularda eleştirmelerine karşın, özünde onu desteklediler ve partinin devrimci bir yönde gelişeceği yanılsamasını desteklediler.

Bu yöneliş, aynı zamanda İtalyan işçi sınıfını Dördüncü Enternasyonal’in perspektifinden mahrum bıraktı. Gerçek şu ki, Uluslararası Komite’nin hiçbir zaman bir şubesinin bulunmadığı İtalya’da, en tanınmış Troçkist olan Livio Maitan, 1960’larda ve 1970’lerde PCI ile keskin bir çatışma içinde olan işçilere ve gençlere sırtını dönerek PCI’yi destekledi. Bu yıllarda yaşanan radikalleşme Dördüncü Enternasyonal’e yarar sağlamadı fakat Maoculuğun ve anarşizmin kanallarına aktı ya da “silahlı mücadelenin” ve terörizmin çıkmaz sokağında son buldu. “Silahlı mücadele” ve terörizm 1970’lerin sonlarında hatırı sayılır boyutlara ulaştı ve İtalyan solu içinde derin bir krizi başlattı.

Maitan bu gelişmeye iki yoldan katkıda bulundu. İlk olarak, Maitan’ın kendi örgütünün çoğunluğu farklı bir tutum alırken –1968’de bile– PCI’ye sadık kalma düşüncesini sürdürmesi, GCR’de bir bölünme yaşanmasıyla sonuçlandı. Diğer yandan Maitan, Birleşik Sekreterlik’in önde gelen bir temsilcisi olarak, o yıllardaki militan hareketin yolunun şaşırtılmasında etkili olan Maoculuk ve “silahlı mücadele” ile ilgili yanılsamaların gelişimine yardımcı oldu.

Castro, Che Guevara ve silahlı mücadele

Birleşik Sekreterlik bir yandan Doğu Avrupa’da ve Batılı sanayileşmiş ülkelerde yeni bir sosyalist atağın Stalinist partilerin saflarından gelmesini beklerken, diğer yandan gelişmekte olan ülkelerde ve Latin Amerika’da ümitlerini küçük burjuva ulusalcılarına bağladı. Her iki beklentinin ortak yanı ise Dördüncü Enternasyonal’in önderliğinde, işçi sınıfının bağımsız bir seferberliğinin dışlanması ve inisiyatifin diğer toplumsal güçlere bırakılmasıydı.

Pablocular, Çin söz konusu olduğunda Mao Zedung’un köylü ordularını övdüler. Pablo, 1950’lerde, kişisel olarak kendisini Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) emrine verdi ve FLN’in zafere ulaşmasından sonra, Afrika’daki ve bütün dünyadaki ulusal hareketlerle ilişkileri koordine etmek üzere, Ahmed Bin Bella’nın kurduğu ilk Cezayir hükümetine katıldı.

1959’da Fidel Castro’nun gerilla güçleri Küba’da Batista diktatörlüğünü devirince, Pablocular Küba devriminin hararetli taraftarları haline geldiler. Küba’da bir işçi devleti kurulduğu iddiası, Pablocuların, 1953’te Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin kurulmasına önayak olmuş olan Amerikan Sosyalist İşçi Partisi (SWP) ile yeniden birleşmelerinin temelini oluşturdu.

Castro rejimi tarafından uygulamaya konulan ulusallaştırmaların Küba’yı bir işçi devletine dönüştürdüğü iddiası, Marksist sosyalizm düşüncesinden tam bir kopuşu temsil ediyordu. Eğer gücünü büyük ölçüde köylülerden alan küçük burjuva gerilla önderleri ortada işçi iktidarının en temel organları bile yokken bir işçi devleti kurabiliyorlarsa, bu durumda Marksizm tarafından geleneksel olarak işçi sınıfına atfedilen, sosyalist devrimde oynayacağı bağımsız ve bilinçli rol düşüncesi yanlış demekti.

Ayrıca Pablocular, Troçki’nin her zaman öne çıkardığı, sosyalist devrimin uluslararası karakterini de göz ardı ettiler. Tarihsel olarak bakıldığında, sosyalizm kapitalizme göre insan toplumu açısından daha yüksek bir gelişme düzeyini temsil eder. Kapitalizm, daha şimdiden üretici güçleri ulus devlet çerçevesinin ötesine geçecek biçimde geliştirmiş durumda ve sosyalist bir toplum, erişilmiş olan bu gelişme düzeyinden geriye gidemez. Bu nedenle, Stalinist “tek ülkede sosyalizm” inşa etme teorisi bütünüyle yanlıştır.

Bu Marksist ve enternasyonalist bakış açısıyla ele alındığında, Castro rejimi tarafından uygulanan ve o yıllarda diğer ulusalcı hükümetler tarafından uygulamaya konulan benzer önlemlerden temelde faklı olmayan ulusallaştırmalar ikinci derecede önem taşıyordu. Daha önemli olan soru, Küba devriminin uluslararası sosyalist devrimin gelişimi için bir başlangıç noktası sağlayıp sağlamadığıydı. Bu açıdan, Küba’da yaşananların sonuçları çok yıkıcı oldu.

Pablocular sadece Castro’nun Küba’sını bir işçi devleti olarak övmekle yetinmiyorlardı. Küba modeli kırlardan yürütülen gerilla mücadelesi bütün Latin Amerika’ya aktarıldı—bu, Troçkist hareket için korkunç derecede yıkıcı sonuçlara yol açtı. Che Guevara, 1965 yılında Küba’dan Bolivya’ya, orada bir gerilla mücadelesi başlatmak üzere gittiğinde, Birleşik Sekreterlik Che Guevara’ya tam destek sözü verdi ve Bolivya şubesi gerillalara katılmaya hazır olduğunu açıkladı. Küba’da, 1967 yılında gerçekleştirilen bir Latin Amerika dayanışma konferansında Birleşik Sekreterlik, “sosyalizme giden yolda silahlı mücadelenin vazgeçilmez rolü”nü [8] ilan eden Amerikan SWP’sinden Joseph Hansen tarafından temsil edildi.

Birleşik Sekreterlik, 1969’da yapılan 9. Dünya Kongresi’nde hiçbir yanlış anlamaya yer bırakmayacak şekilde şu açıklamayı yapıyordu: “Latin Amerika için ana ve tek gerçekçi perspektif, uzun yıllar sürebilecek bir silahlı mücadeledir. Bu nedenle teknik hazırlık sadece devrimci çalışmanın bir cephesi olarak değil fakat temel cephesi olarak görülmelidir… İnisiyatif açıkça dışarıdan gelecek ya da (Che’nin Bolivyalı gerillalarında olduğu gibi) tek yanlı olacak olsa bile, gerilla mücadelesi bütün bir dönem boyunca ana ekseni oluşturmaya devam edecektir.” [9]

Bu anlayış, silahlı mücadelenin yüceltilmesi adına Troçki’nin sürekli devrim teorisini kurban etti ve devrimci faktör olarak proletaryanın yerine Kalaşnikof ve el bombasını koydu. Bu perspektif kulağa ne kadar kana susamış ve radikal görünse de, bu yalnızca Pablocuların derin karamsarlığının ve işçi sınıfını küçümsemelerinin bir ifadesiydi. Ve bu, işçi sınıfının bütün Latin Amerika çapında hızla büyüdüğü ve radikalleşmekte olduğu bir dönemdi.

Birleşik Sekreterlik’in perspektifini ciddiye alan herhangi birinin şehirlere sırtını dönmesi ve kırsal kesimdeki gerilla mücadelelerini desteklemesi gerekirdi; tıpkı bunu yapıp çok ağır bir bedel ödeyenler gibi. İyi niyetli olarak Birleşik Sekreterlik’e yönelmiş olan birçok genç, kentlerdeki işçi sınıfından yalıtılmış olarak güçlü bir orduyla karşı karşıya geldi ve bu orduya av oldu.

1970’lerin başlarında Arjantin’de, Birleşik Sekreterlik’in basını, Devrimci İşçi Partisi’nin (PRT-ERP) büyük boyutlu silahlı eylemlerine alkış tuttu ve bu örgüt Maoculuğa sürüklenmeden önce onu resmi şubesi olarak kabul etti. PRT-ERP en sonunda ordu tarafından bütünüyle yok edildi.

Livio Maitan, bu siyasi hattın geliştirilmesinde ve yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynadı. Birleşik Sekreterlik’te, Latin Amerika ve Çin uzmanı olarak kabul ediliyordu ve bu alanlardaki parti önergelerinin hazırlanmasında doğrudan yer aldı.

Birleşik Sekreterlik ile bu konuda fikir ayrılığı yaşayan Çinli Pablocu Peng Şuzi’ye göre Maitan, 1968’de Birleşik Sekreterlik yürütme komitesinin gerilla stratejisinin arkasına geçmesini haklı gösteren bir belgenin yazarıydı. [10] Maitan ve Mandel, 1969 Dünya Kongresi’nde gerilla stratejisinin en aktif savunucularıydılar; bununla birlikte, bu strateji delegelerin yaklaşık olarak üçte biri tarafından reddedildi.

1997’de Birleşik Sekreterlik’in resmi yayın organı Inprecor’da, Maitan’ın Che Guevara’nın 30. ölüm yıldönümü nedeniyle yazdığı, örgütün o yıllardaki düşüncelerini eleştirel olmayan bir biçimde özetleyen bir makale yayımlandı. Makale, Che Guevara’yı öven bir ilahiydi. Makalede Che Guevara, Birleşik Sekreterlik’in yayınlarından yapılan çeşitli alıntılarla, “sosyalist devrimin uluslararası karakteri” ile aşılanmış ve “yeni devrimciler kuşağının sembolü” haline gelmiş “mükemmel bir sosyalist” [11] olarak gösteriliyordu.

1968 ve sonuçları

Maitan’ın Latin Amerika’daki gerilla mücadelesine verdiği destek, İtalya’da doğrudan bir etki yarattı. Bu, 1970’lerde sola egemen olan siyasi kafa karışıklığına hatırı sayılır ölçüde katkıda bulundu ve o yıllarda on binlerce taraftarı olan, silahlı mücadeleyi destekleyen çok sayıda Maocu ve anarşist grubun ortaya çıkmasına yol açtı.

İtalya’da gençliğin ve işçi sınıfının 1960’lı yılların ortalarında başlayan ve 1970’li yıllarda devam eden radikalleşmesi, keskin bir biçimde sağa kaymış olan İtalyan Komünist Partisi (PCI) ile şiddetli çatışmaların yaşanmasıyla sonuçlandı. 1972’de, Enrico Berlinguer partinin önderliğine geçti. Berlinguer’in izlediği –Moskova’dan daha keskin bir biçimde uzaklaşma ve sosyal demokrasi ile uzlaşma sinyali veren– “Avrokomünist” hat, başlangıçta Birleşik Sekreterlik tarafından şevkle desteklendi. Ne var ki bu politikanın sağcı içeriği çok açıktı. Berlinguer, Hristiyan Demokratlar ile “tarihi uzlaşma” ve hükümete girme amacındaydı. 1976’dan 1979’a kadar, parti kabinede temsil edilmemesine karşın, PCI’nin meclisteki grubu hükümet kampını destekledi.

İtalya’nın en çok tanınmış “Troçkist”inin, bir yandan protesto hareketi içinde yaygın olan Mao ve Che Guevara ile ilgili yanılsamalara destek verirken öte yandan PCI’nin “yenilenmesine” umut bağlaması, yeni kuşağın politikaya Dördüncü Enternasyonal’in gerçek Marksist perspektifleri ile girmesinin önünü kesti.

Maitan’ın kendi örgütü, Gruppi Comunisti Rivoluzionari (Devrimci Komünist Grup, GCR) hiçbir zaman önemli bir etki gücü elde edemedi. Örgütün üye sayısı hiçbir zaman için 200’ün üzerine çıkmadı ve bütün tarihi boyunca seçimlere sadece bir kere, 1980 yılında bağımsız olarak katıldı.

Bununla birlikte, Maitan’ın etkisini küçümsememek gerekir. On yıllar boyunca, GCR’den binlerce üye geçti. 1970’lerin kafası karışık radikal gruplarında önde gelen bir rol oynamış olanların birçoğu, bir zaman Maitan’ın okulundan geçmişti. Bunların birçoğu 1990’larda Rifondazione Comunista’nın çatısı altında, kendilerini Maitan’la tekrar bir arada bulacaklardı.

1968’de, öğrenci isyanının en yüksek noktasında Maitan, geçici olarak kendi örgütünün kontrolünü yitirdi. GCR’de çoğunluk PCI içindeki siyasi çalışmayı sona erdirmeyi ve kendiliğinden gelişen hareket içinde erimeyi istiyordu. Bunlar sadece PCI’ye yönelmiş olmaya değil fakat aynı zamanda herhangi bir örgütsel biçim altında Troçkizm iddiasında bulunmaya da karşı çıkıyorlardı. GCR’nin kongresinde çoğunluğun konuşmacılarından biri, bu tasfiyeci hattı şu sözlerle savunuyordu: “Troçkist miras şimdi bütün devrimcilerin ortak mirası ve onun savunusu bir örgütün var olma nedeni olamaz.” [12]

Maitan, PCI içinde yürütülen çalışmaya derhal son vermeye hazır değildi fakat gerekli olursa başka bir yöneliş göstereceğini muhaliflerine itiraf etti. Kongre’de muhaliflerine cevap verirken örgütün bir fetiş haline getirilmemesi gerektiğini ve önceliğin “taze yenilikçilere doğru yönelmek” olması gerektiğini söyledi ve şunları ekledi: “Bir gün İtalya’da bizimkinden daha büyük ve kitle hareketlerine önderlik edebilen devrimci bir eğilim geliştiğinde, bizler doğru olduğunu düşündüğümüz kriteri kullanacağız. Özel evlat gibi davranmayacağız ve böyle bir hareketin başarısına katkıda bulunabileceğiz… Ancak böyle bir durum söz konusu değil.” [13]

Hem Maitan’ın hem de muhaliflerinin benimsediği tutum, işçi sınıfının bağımsız hareketinin Dördüncü Enternasyonal’in bayrağı altında gelişimini dışlıyordu. Bölünme meselesi, PCI vagonundan atlayıp küçük burjuva protesto hareketine yönelmek için zamanın uygun olup olmadığına dair bir taktik sorunu çerçevesinde dönüp durdu.

Çoğunluk daha sonra açıkça Maoculuğa bağlılığını ilan edecek olan Avanguardia Operaia grubunu kurdu. Bu grup, Dördüncü Enternasyonal’i reddedişini, DE’nin Troçkistlerin “Maoculuk ve Castroculuk gibi nesnel olarak solcu akımlarla” bir araya gelerek büyümesinin yolunu tıkadığını söyleyerek açıkladı.

Çoğunluğun içinden bir başka kesim, Il Manifesto grubuna yöneldi. PCI’nin esas olarak aydınlardan oluşan muhalif önderlerinin 1969’da oluşturdukları bu grup, PCI’nin Palmiro Togliatti geleneğindeki önceki görüşlerinin, Frankfurt Okulu’nun kavramlarının ve Maocu düşüncelerin bir karışımını savunuyordu. Bugün bu gruptan geriye bir tek aynı isimle yayımlanan bir günlük gazete kalmış durumda.

Azınlık tarafından desteklenen Maitan, kısa bir süre sonra PCI içinde çalışmayı bırakacak ve yeni oluşmakta olan radikal gruplarla ilişkiye girmeye çalışacak olan GCR’yi yeniden kurdu. Birleşik Sekreterlik, 1969’da yapılan 9. Kongre’sinde, doğru yönelişin “kitlesel etkiye sahip yeni öncüler” olduğunu karar altına almıştı. Aynı kongre, Latin Amerika’daki silahlı mücadeleye desteğini belirtti. Maitan bu kongrede Çin Kültür Devrimi üzerine bir önerge sundu.

Önceleri, Maitan, PCI muhaliflerinin çıkardığı Il Manifesto’yla yakın işbirliği içine girebilmek için de çaba harcadı. 1972 yılında şöyle yazıyordu: “Devrimci solla birlikte büyümeye destek verme politikamızda Il Manifesto’ya öncelik vermek zorundayız. Kendimizi Il Manifesto’da ortaya çıkan ve var olmaya devam eden diyalektiğe dahil etme olanağına sahibiz ve bunu yapmak zorundayız. Bu, diğer güçleri dışarıda bıraktığımız anlamına gelmiyor...” [14]

Maitan daha sonra, 1970’lerin ortasından itibaren, yüzünü öğrenci hareketinden doğan örgütlere döndü. Bu türden çok sayıda grup içinde, PDUP (Partito di unità proletaria), Avanguardia Operaia ve Lota Continua en etkililer olarak belirdi. Bu örgütler Mao, Ho Şi Minh ve Che Guevara’ya tapıyor, kendiliğindenci ve sahte devrimci görüşlerin bir karışımını temsil ediyorlardı. Bu gruplar, grevleri ve çeşitli biçimlerdeki “doğrudan eylemleri” desteklediler ve o yıllarda yaşanan siyasi ve toplumsal uyuşmazlıklarda son derece aktif bir rol oynadılar. Toplam 10.000 civarında üyeye ve taraftara sahiptiler.

1974’ten sonra toplumsal mücadelelerin geri çekilmesi bu grupların derin bir kriz yaşamalarına neden oldu. Bir azınlık, İtalya’da, bir başka Avrupa ülkesinde olabileceğinden çok daha kapsamlı ve geniş bir biçim alacak ve böylece işçi sınıfının kafasının daha da karışmasına katkıda bulunacak olan silahlı mücadeleye ve terörizme yöneldi. Geriye kalanlar radikal, eylemci mücadele biçimlerini terk ettiler ve siyasi mücadelenin daha geleneksel biçimlerine yöneldiler. Yukarıda isimleri belirtilen üç örgüt, 1976’da Democrazia Proletaria adı altında birlikte parlamento seçimlerine katıldılar.

GCR bu seçim kampanyasını bütünüyle destekledi. Maitan, binlerce insanın katıldığı seçim mitinglerinde Lota Continua’dan Adriano Sofri’nin yanında konuşmalar yaptı. Ancak sonuç hayal kırıklığı oldu. Tarihindeki en iyi seçim sonucunu elde eden PCI’nin az farkla takip ettiği Hristiyan Demokratlar seçimden en güçlü parti olarak çıktı. Democrazia Proletaria yarım milyon oy aldı ve altı sandalye elde etti. Ne var ki yüzde 1,5 oranındaki oy oranı, Democrazia Proletaria’nın beklediğini çok altındaydı. GCR’nin yakın işbirliği içinde olduğu Lota Continua seçimlerden kısa bir süre sonra kendini feshetti.

İşçi sınıfı için varlığını bağımsız olarak sürdürebilen bir perspektifin olmaması nedeniyle, İtalyan egemen sınıfı ve onun en önemli siyasi destekçisi PCI, 1968-1975 arasındaki şiddetli sınıf savaşlarından sağ çıkabildiler ve yeniden bir karşı atak başlattılar. Sol örgütler, 1980’ler boyunca devam edecek olan bir umutsuzluğun içine düştüler. Başlangıçta bir seçim ittifakı olarak tasarlanmış olan Democrazia Proletaria varlığını sürdürmeye devam etti ve radikal örgütlerin artıklarının içinde eridiği bir kazan haline geldi.

Maitan’ın grubu da (ismini Lega Comunista Rivoluzionaria, LCR olarak değiştirmişti) 1989’da Democrazia Proletaria’ya katıldı. İki yıl sonra bu örgüt, PCI’nin feshedilmesiyle ortaya çıkan Rifondazione Comunista’nın saflarına bir bütün olarak katıldı.

Fransız Pablocu Alain Krivine’in Maitan için yazdığı bir anma yazısında doğruladığı gibi, bu tarihten itibaren Maitan ve taraftarları bütün siyasi enerjilerini Rifondazione’nin inşasına adadılar: “1991 yılından bu yana Livio, bu yeni partinin her kongresinde parti yönetimine seçildi. Dördüncü Enternasyonal’in üyelerinin, kuruluşundan bu yana bu partinin inşasına, buna uygun olarak da yönetimine bütünüyle katılma kararı aldıkları doğrudur… Kimi yoldaşlarımız Senato’da, parti örgütlerinde ya da günlük gazete Liberazione’nin yönetiminde sorumluluk üstlendiler.” [15]

Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’nde bir “Troçkist”

Bu bölüm, Partito della Rifondazione Comunista’nın (Komünist Yeniden Kuruluş Partisi, PRC) tarihini detaylı bir biçimde özetlemeyi hedeflemiyor. Bunun yerine kendimi partinin yürütme komitesinde 10 yıl boyunca yer alan, yürütme komitesi başkanı Fausto Bertinotti’nin yakın sırdaşı ve danışmanı olan, örgütün karakteri ve rolü ile ilgili grotesk hayaller yayan Maitan’ın oynadığı rolle sınırlayacağım.

Maitan’ın Birleşik Sekreterlik’in yayın organlarında basılan ve Rifondazione’ye övgüler düzen yazılarına bakıldığında, daha önce onun İtalyan Stalinizmini, Mao Zedung’u, Fidel Castro’yu ve Che Guevara’yı methetmek için kullanmış olduğu karakteristik Pablocu klişelerin hepsini bulmak mümkündür. Bu yazılarda parti programını ve onun İtalyan siyasi yaşamındaki rolünü ele alan ciddi bir tahlil aramak boşuna olacaktır. Bunun yerine Maitan, “çelişkiler”, “nesnel dinamikler” ve “güç ilişkileri” konusunda atıp tutar.

Bu yıl [2004’te] Maitan’ın eğiliminin bir üyesi olan Flavia D’Agneli tarafından kaleme alınan ve Rifondazione saflarında yürütülmekte olan çalışmanın bilançosunu çıkartmaya yönelik yazı, tipik bir örnek oluşturuyor: “PRC’nin tarihi boyunca Bandiera Rossa çevresindeki siyasi hareket, sınıf inisiyatifini ve toplumsal aşılamayı teşvik etmek amacıyla, militanlarının partinin faaliyetlerine gerçekten katılmasını sağlayacak koşulları yaratmaya çalıştı. Rifondazione bize, çatışmaları, kopmaları, deneyleri, açılımları ve yeniden gruplaşmaları içeren karmaşık bir süreç yoluyla, yeni bir devrimci siyasi öznenin yeniden harmanlanmasına doğru taşıyabileceğimiz, benzersiz fırsat ve araç olarak göründü.

“Bizler, tamamlanmış bir anti-kapitalist güce giden doğrusal bir eğilim değil, fakat çelişkili bir süreç tahayyül ettik. Bu şekilde, bütün bu dönem boyunca, parti içinde geniş ve çoğulcu bir sol inşa etmeye çalıştık; bu belirli anlarda bir ölçüde başarılı oldu ancak henüz bu inisiyatifleri bütünleştiremedi ve türdeş bir stratejik yöneliş sunamadı…

“Bizler, çoğunluğu oluşturan yoldaşlarla birlikte bir çalışma işbirliği içinde, bunun devrimci bir partinin inşası için en elverişli senaryo olduğunun bilinciyle ancak aynı zamanda ilerleme sağlamanın hiçbir şekilde güvence altında olmadığını ve çelişkilerin var olmaya devam ettiğinin de bilincinde olarak, yatırımımızı bütün gücümüzle partiyi yöneten gruba yaptık.” [16]

“Karmaşık ve çelişik süreçler”le ilgili bütün bu gevezeliklerin ardında şu yalın gerçek gizlenmektedir: Maitan’ın grubu 13 yıllık bir süre boyunca burjuva düzene sol bir sigorta hizmeti gören bir siyasi partiyi, her ciddi krizde burjuva toplumunu savunmuş olan bir partiyi ve büyük bir olasılıkla –Silvio Berlusconi’nin sağcı koalisyonunun bir seçim yenilgisine uğraması durumunda– bir sonraki İtalyan hükümetinde doğrudan yer alacak bir partiyi destekledi. Rifondazione’nin oynadığı rolün ciddi bir biçimde incelenmesi durumunda, bu partinin “devrimci bir partinin inşası” için bir “araç” ya da “anti-kapitalist bir güç” olmadığı ama bunun yerine işçi sınıfının bağımsız bir sosyalist yöneliş geliştirmesinin önünde bir engel olduğu görülür.

Rifondazione’nin kuruluşu 1991 yılına uzanmaktadır. Bu tarihte Komünist Partisi (Partito Comunista Italiano, PCI), geleneksel isminden, parti sembolünden ve biçimsel olarak komünist geçmişini hatırlatan her şeyden kurtulma ve sosyal demokrasiye olan bağlılığını ilan etme kararı aldı. İki olay bu değişimi hızlandırmıştı. Bunlardan ilki Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıydı: bu, PCI ile Moskova arasındaki geleneksel ilişkilere nihayet bir son verdi. İkincisi ise İtalya’nın geleneksel iktidar partilerinin, Hristiyan Demokratların ve Sosyalistlerin, devasa bir rüşvet skandalıyla çökmeleriydi. PCI, komünizmle olan sembolik çağrışımlardan kurtularak ve Solun Demokratik Partisi (PDS) adını alarak, kendisini derinden sarsılmış olan burjuva düzenini kurtarmak üzere hükümette sorumluluk almaya hazırlıyordu.

PCI içinde, bu kayışın çok fazla sağa gittiğini gören bir kanat vardı. Bu kanat böyle bir kayışın ardından, solda tehlikeli bir boşluk doğacağından korkuyordu. Bu şekilde Rifondazione Comunista –“komünist yeniden kuruluş”– ortaya çıktı. Bu yeni oluşum, Berlinguer’in “avro-komünizmi”ne karşı mücadele sırasında sadık Moskova yandaşları olarak ün yapmış olan, Armando Cossuta önderliğindeki katı Stalinist çizgiyi izleyenleri de kapsıyordu. Bununla birlikte, bu yeni örgüt, kendisini, kimileri 1970’lerde PCI’ya karşı enerjik bir ajitasyon çalışması yürütmüş olan çok sayıda radikal gruba da açtı.

Başlangıçta, PDS’nin beklentileri gerçekleşmedi. 1994 yılında yapılan seçimlerden zaferle çıkan PDS değil, Berlusconi’nin Forza Italia’sı oldu. Berlusconi, savaş sonrası İtalyan tarihinde neo-faşistleri ilk kez hükümet ortağı olarak koalisyonuna alarak çoğunluğu sağlayabildi. Bununla birlikte, Berlusconi’nin sağcı hükümeti iktidarda sadece birkaç ay kalabildi; hükümet, ekonomi ve sosyal harcamalar alanındaki politikaları aleyhine yapılan kitlesel gösterilerin ardından çöktü.

Bu, Rifondazione’nin devlet adamlığını ilk kez sergilediği aşama oldu. Rifondazione, bir yılı aşkın bir süre boyunca, Berlusconi’nin hükümetinde bakan olan eski merkez bankası başkanı Lamberto Dini’nin başında yer aldığı geçici hükümetin parlamentoda çoğunluğu sağlamasına yardımcı oldu. Bunu izleyen iki yıl boyunca, hükümette doğrudan yer almadan, Romano Prodi’nin merkez sol hükümetini destekledi. Bu şekilde Rifondazione, sosyal yardım ve sosyal harcamalarda sert kesintilerin yapılmasını, bütçenin sağlamlaştırılmasını ve İtalya’nın ortak Avrupa para birimi avroya katılmaya hak kazanmasını güvence altına almış oldu.

Rifondazione,1998 yılında Prodi’ye verdiği desteği geri çekti ve sonunda paradoksal bir biçimde, PCI’nın ardıllarının ilk kez hükümet kurmaları ile sonuçlanacak olan bir hükümet krizinin doğmasına yol açtı. PDS’nin önderi Massimo d’Alema, merkez sol koalisyonu sağa açarak çoğunluğu sağladı. Rifondazione artık hükümette yer almıyordu ve daha muhalif bir tutum takınabilirdi. Sonuç olarak, Armando Cossuta’nın çevresindeki kıdemli Stalinistler partiden ayrıldılar ve hükümeti desteklemeye devam eden kendi oluşumlarını kurdular: Comunisti Italiani.

Maitan ve taraftarlarının Rifondazione tarafından yapılan manevrayı kendi siyasi çizgilerini haklı çıkaran bir sola kayış olarak görüp, kutladıklarını söylemeye gerek yok. Maitan şöyle diyordu: “Fausto Bertinotti, partinin kendisini bir çıkmaza soktuğunu, su almakta olduğunu, gerçeği söylemek gerekirse, tersine çevrilemez bir erozyon yaşadığını kavradığı için övülmeyi hak ediyor.” Maitan, Bertinotti’nin “Stalinizme karşı bir kampanya açmaya ve aynı zamanda güncel tahliller temelinde, küreselleşme çağında kapitalizmin temel özelliklerinin ve dinamiğinin stratejik bir yansımasının oluşmasını teşvik etmeye karar verdiğini” [17] iddia etti.

Gerçekte ise 1998’deki taktik yön değişikliğinin köklü bir yeni yönelişle hiçbir ortak yanı yoktu. Bertinotti’nin çevresindeki çoğunluk, basit bir şekilde, hükümetin bu derece rağbet görmeyen politikalarını kölece desteklemeye devam etmeleri durumunda onunla birlikte bir bütün olarak batacaklarını anlamışlardı. Bu, Rifondazione’yi en önemli işlevinden mahrum ederdi: hükümet politikalarına yönelik artan muhalefeti zararsız kanallara yönlendirmek.

Daha sonraki yıllarda, Rifondazione, küreselleşmeye karşı protesto hareketine gittikçe daha fazla yöneldi ve bu hareket içinde etki sahibi olmaya çalıştı. Maitan’ın eğilimi, küreselleşme karşıtı hareketin temsilcileri açıkça sosyalist bir perspektifi reddediyor olmasına karşın, bu dönüşü hararetle desteklediler. Parti aynı zamanda hükümette yer alma yönelişini sürdürdü. Bu, 2003 yılının Haziran ayında açık hale geldi. Rifondazione tarafından gündeme getirilen, iş güvencesi yasalarının küçük fabrikalarda da uygulanmasına dair referandumun başarısızlıkla sonuçlanmasının hemen ardından Bertinotti, basına partisinin gelecek seçimler için merkez sol partilerle programatik bir anlaşmaya varmak istediğini ve partinin gelecekteki bir merkez sol hükümette bakanlık görevleri üstlenmeye hazır olduğunu söyledi.

1994’den bu yana Rifondazione’nin başında olan Fausto Bertinotti, bu partinin oportünist doğasını cisimleştirmektedir. 1940 doğumlu olan Bertinotti, uzun yıllar boyunca PCI üyesiydi ancak önderlik çevresi içinde yer almadı. Kuzey İtalya’nın sanayi kuşağında bir sendika görevlisi olarak öne çıktı ve solcu bir sendikacı olarak ün kazandı. Bertinotti, izlediği politikalar bütünüyle oportünist nitelikte olmasına karşın sol gibi görünen, hatta Marksist tınıya sahip formülasyonlar üretmek konusunda ustaydı. Her pratik adım, acil sonuçlarına göre değerlendiriliyordu. Onun siyasi çizgisinin detaylarında, uzun dönemli ya da ilkeli düşüncelere yer yoktur. Sosyalizme olan sahte bağlılığı sadece taraftarlarının ruh haline uymayı hedefler.

Maitan, Bertinotti’yi en olumlu şekilde resmedebilmek için hatırı sayılır bir enerji harcamıştı. Maitan, ölümünden sadece birkaç saat önce kapsamlı siyasi tartışmalar yaptığı Rifondazione’nin önderi ile yakın bir ilişki kurmuştu. Bertinotti’yi övmek için yazdığı methiyeler bir ölçüde feodal bir mahkemede yapılan pohpohlamaları andırıyordu. Dört yıl önce Maitan, Bertinotti’nin yeni yayımlanan kitabı “Ölmeyen Düşünceler”i (“Ideas which do not die”) ele alan bir kitap eleştirisi yazdı. Kitaba övgüler düzerken şöyle yazıyordu: “Biz kendi hesabımıza Bertinotti’nin yargısını paylaşıyoruz: şu anda can alıcı çelişki tam da şurada yatmaktadır; kapitalizmi alaşağı etme perspektifini gündeme getirmek her zamankinden daha gerekliyken, güç ilişkilerinin durumu ve anti-kapitalist bilincin geri çekilişi bu anlamda temel bir engel oluşturmaktadır.” [18]

Rifondazione’nin önderinin “kapitalizmi alaşağı etme perspektifini gündeme getirmek” istediğini öne sürmek, Bertinotti’nin siyasi sicili göz önüne alındığında açıkça saçmadır. Gerçekte, bizzat Bertinotti’nin partisi, anti-kapitalist bir perspektifin gelişiminin önünde belirleyici bir engel olarak durmaktadır.

Bertinotti, Maitan’ın kendisine verdiği desteğin karşılığını ona aynı şekilde övgüler düzerek ve Maitan’ın 2002 yılında yayımlanan biyografisine önsöz yazarak ödedi.

Maitan aynı zamanda Bertinotti’nin etrafında toplanmış olan parti çoğunluğunu, partinin sol kanadı tarafından yapılan eleştirilere karşı da savundu. Progetto Comunista akımı, partinin merkez sol ittifaka açılmasını reddediyor ve partinin küreselleşme karşıtı harekete sendikalist bir bakış açısıyla uyarlanmasını eleştiriyor. Progetto Comunista’nın önderi Marco Ferrando, küreselleşme karşıtı hareketin “bir mite dönüştürülmemesi” gerektiğini söyledi. Buna karşılık olarak Maitan, Ferrando’yu “küreselleşme karşıtı harekete yönelik sekter bir görüş” öne sürmekle suçladı ve Ferrando’nun “PRC’nin tarihsel dönüşüm süreciyle ilgili olarak kendisini marjinalleştirmeye” karar verdiğini söyledi. [19]

Maitan’ın sahip olduğu kimi tekil farklılıklara ve ara sıra dile getirdiği –her zaman çok sayıda özrün eşlik ettiği– eleştirilere bakmaksızın, onun Banderia-Rossa eğilimi, Rifondazione ve Bertinotti için önemli bir siyasi payanda oldu. Banderia-Rossa, partiye ve yönetimine soldan yapılan eleştiriler karşısında siper oldu ve işçi sınıfının bağımsız bir sosyalist yöneliş geliştirmesini engelledi. Ne Maitan ne de taraftarları işçi sınıfını bu örgütün oportünist ve ilkesiz doğasına karşı uyardı. Hiçbir noktada işçi sınıfını Rifondazione’den bağımsız bir sosyalist yol izlemeye hazırlamadılar. Daha iki yıl önce Maitan, International Viewpoint’te, partinin “İtalyan işçi hareketi içindeki özel, gerçekten eşsiz karakterini” göklere çıkararak şunları ekliyordu: “Bugün onun bir eşini sadece Avrupa solunun partileri arasında değil, fakat aynı zamanda Avrupa’da ve diğer kıtalarda kendisini işçi sınıfıyla ve sosyalizmle özdeşleştiren partiler arasında da bulmak güçtür.” [20]

Bu sadece göz boyama. Gerçekte Rifondazione’yi, bir ayağı parlamento dışı protesto ve grev hareketinde yer alırken diğer ayağı sıkı bir biçimde resmi burjuva siyasi yaşama demirlenmiş olan diğer oportünist partilerden ayırt eden hiçbir şey yoktur. Almanya’daki post-Stalinist Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS), Pablocu Ligue Communiste Révolutionnaire (Devrimci Komünist Birlik, LCR) ya da Fransa’daki Komünist Partisi, İngiltere’deki Sosyalist İttifak ve daha birçok grup, şu ya da bu şekilde benzer bir rol oynuyor. Derin toplumsal kriz dönemlerinde bunların hepsi burjuva düzeninin sol koltuk değnekleri olarak işlev görmektedir. Bu örgütlerin hepsinin Rifondazione ile ilişkide olması bir rastlantı değildir.

Maitan’ın uluslararası alanda son kez görünmesi

Birleşik Sekreterlik’in bir üyesi ve Fransa’daki LCR’nin önderi olan Alain Krivine, Maitan’ın uluslararası düzeyde burjuva ve küçük burjuva güçlere “açılma” politikasının öncülüğünü yaptığını doğruladı.

Krivine, Maitan için kaleme aldığı anma yazısında şunları yazıyor: “Livio’nun ölümüyle bir bölüm kapandı ancak yine onun sayesinde yeni bir bölüm başladı –‘açılma’ bölümü … 90’lardan itibaren Livio ve Enternasyonal’in diğer önderleri, devrimci işçi hareketinin ayrışma ve yeniden örgütlenme olgusunu anladılar. Onlar bunun sadece Dördüncü Enternasyonal aracılığıyla olamayacağını, sosyal demokrat ve Stalinist ihanetten eşit ölçüde kopan bir programın ve anti-kapitalist gücün yeniden kuruluşuna katkı yapmanın gerekli olduğunu biliyorlardı. Bu perspektif daha şimdiden, geleneklerine ve kökenlerine bakmaksızın anti-kapitalist güçlerin yeniden örgütlenmesine yardımcı olmak üzere ortaya çıkmaya başladı.” [21]

Bu, resmi tamamlıyor. Maitan, Birleşik Sekreterlik’in 1953’te seçtiği siyasi yönelişi mantıki sonuçlarına taşıdı. O tarihte Pablo, Dördüncü Enternasyonal’in bağımsız şubeler inşa etmesini, “gerçek kitle hareketiyle”, yani Stalinist partilerle, küçük burjuva milliyetçi oluşumlarla ve savaş sonrası dönemde belirli bir etki gücüne ulaşan diğer kimi örgütlerle bütünleşmesi gerektiğini söyleyerek reddetmişti. Bu örgütlerle ilgili beklentilerin bir teki bile gerçekleşmez ve Sovyetler Birliği çökerken, Birleşik Sekreterlik diğer güçlerle “geleneklerine ve kökenlerine bakmaksızın” bağlar kurmaya çalışıyor.

Bu, pratikte, resmi burjuva siyasetiyle tam olarak bütünleşmek anlamına gelmektedir. Maitan’ın sözünü ettiği “anti-kapitalist” güçler arasında sadece İtalya’daki Rifondazione değil ama aynı zamanda son iki yıldır 175 milyon nüfuslu bir ülkeyi yönetmekte olan Brezilya İşçi Partisi (PT) de var. Birleşik Sekreterlik’in Brezilya şubesinin üyesi olan Miguel Rossetto, bu ülkenin Tarımsal Reform Bakanlığının başında yer alıyor. Maitan, katıldığı son Birleşik Sekreterlik kongresi olan 15. Dünya Kongresi’nde bu tür bir işbirliğini açıkça onaylayan sözler söyledi.

Yaptığı açılış konuşmasında şunları ifade ediyordu: “İlkesel olarak, bizler hiçbir zaman işçi hareketinin hastalığı olan parlamenter aptallıktan mustarip olmadık… Bu şekilde artan etkimizin bir yansıması olarak, son on yılda, Brezilya’dan Filipinler’e, Danimarka’dan Portekiz’e ve Avrupa Parlamentosu’na kadar, bir dizi ülkede parlamenter temsilcilerimizin olduğu gerçeğini vurgulamaktan korkmuyoruz. Bugün Brezilya’da Miguel Rossetto gibi nitelikleri ve taşıdığı militan ruh herkesçe biline bir yoldaş, Lula’nın seçilmesiyle ifadesini bulan eşi görülmemiş kitlesel destekle ortaya çıkan hükümetin bir üyesi. Miguel, sistemden çok daha genel bir kopuş dinamiğini yaratma gücüne sahip olan radikal bir tarım reformunu başarı ile tamamlamak üzere çok önemli bir sorumluluk üstlendi. Bizler onun PT’nin en gelişkin kesimleri ve MST [Topraksız Tarım İşçileri Hareketi] tarafından desteklenen mücadelesini izleyeceğiz ve destekleyeceğiz. Ona bu kongreden, bu işin zorluğunun verdiği acıyı bastıracak en sıcak dayanışmamızı ifade ediyoruz.” [22]

Maitan’ın “sistemden kopuş dinamiği” ile ilgili kehanetinin kısa bir süre içerisinde fanteziden başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Rossetto, bir önceki sağcı hükümetin neo-liberal politikalarını kesintisiz bir biçimde sürdürmeye devam eden bir hükümette resmi sorumluluk üstlendi. Bu, Brezilya burjuvazisinin güvenini kazanan ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) en büyük övgüleri alan bir hükümettir. Sözde bile “anti-kapitalist” değildir. Devlet Başkanı Inácio “Lula” da Silva’nın militan bir sendikacı olarak edinmiş olduğu saygınlık, aksi halde ayaklanma tehdidinde bulunan bir işçi sınıfını yatıştırmak için kullanılıyor. Pablocular bu açıdan çok önemli bir rol oynuyorlar.

Eğer Maitan’ın yaşamından çıkarılacak bir ders varsa, o da işçi sınıfını burjuva partilerinden ve bürokratik aygıtlardan bağımsız olarak Dördüncü Enternasyonal’in bayrağı altında örgütleyen uluslararası sosyalist bir partinin sabırla inşasının yerini alacak hiçbir şeyin olmadığıdır. Böyle bir parti, küresel kapitalizmin geniş halk kesimlerinin haklarına ve kazanımlarına yapılan sürekli saldırılarda ifadesini bulan derin bir kriz yaşadığı ve hâlihazırda Irak’taki gibi emperyalist savaşların olduğu koşullarda güçlü bir çekim kaynağı haline gelecektir.

4 Kasım 2004

Dipnotlar

[1] Lev Troçki, The Permanent Revolution, New Park, s. 152.

[2] Aktaran David North, Savunduğumuz Miras, Mehring Yayıncılık, İstanbul, 2017, s. 200. Bu kitapta 1953 bölünmesi ve Birleşik Sekreterlik ile Uluslararası Komite arasındaki anlaşmazlıklar konusunda geniş kapsamlı bir açıklama yer alıyor.

[3] Livio Maitan, PCI 1945-1969: stalinismo e opportunismo, Roma 1969, s. 195.

[4] Age., s. 201.

[5] Age., s. 199 (Vurgu sonradan eklendi).

[6] Lev Troçki, The Transitional Program, Labor Publications, New York, 1981.

[7] F. Villani ile söyleşi: Yurii Colombo, Il movimento troskista in Italia durante la stagione dei movimenti sociali içinde, http://www.giovanetalpa.net/movtrot.htm

[8] Quatrième Internationale, Kas/Ara. 1967

[9] “Résolution du 9. Congrès Mondial sur l’Amerique Latine,” Quatrième Internationale Mayıs 1969

[10] “Criticisms of the Positions of the SWP (USA)” Peng Shuzi, 16 Mart 1981

[11] “Die Vierte Internationale, die Kubanische Revolutiom und Che Guevara,” Inprekorr No: 318

[12] Bandiera Rossa, 15 Nisan 1968, alıntılayan Yurii Colombo

[13] Bandiera Rossa, 1 Nisan 1968, alıntılayan Yurii Colombo

[14] Quarta Internazionale, No: 5-6, 1972

[15] Alain Krivine, “Ciao compagno!,”, Rouge 30 Eylül 2004

[16] Flavia D’Angeli, “New turn for PRC,” International Viewpoint 359, Mayıs/Haziran 2004

[17] Livio Maitan, “Refounding Rifondazione,” International Viewpoint 340, Mayıs 2002

[18] Livio Maitan, “On Fausto Bertinotti’s book,” International Viewpoint 326, Aralık 2000

[19] Livio Maitan, “Refounding Rifondazione,” International Viewpoint 340, Mayıs 2002

[20] Livio Maitan, “Refounding Rifondazione,” International Viewpoint 340, Mayıs 2002

[21] Alain Krivine, “Ciao compagno!” Rouge, 30 Eylül 2004

[22] Livio Maitan, “Opening Speech of the Congress,” International Viewpoint 349, Mayıs 2003