Hükümet “sürü bağışıklığı” politikası izlerken işçi mücadeleleri artıyor

Ulaş Ateşçi
21 Ekim 2020

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin Haziran başından beri fiilen bir “sürü bağışıklığı” politikası izleme kararı alması sonrasında COVID-19 pandemisi şiddetlenmeye devam ediyor. Semptom göstermeyen vakaları açıklamama gibi çeşitli yollarla pandeminin boyutunu kasten gizlemelerine rağmen, Pazartesi günü son beş ay içinde ilk kez 2 binden fazla hasta olduğu açıklandı. Günlük kaydedilen ölüm sayısı artmaya devam ediyor ve 75 civarında seyrediyor.

Hükümetin, Ekim ayı başında, bir “sürü bağışıklığı” politikasını dayatmak için COVID-19 pandemisini kasten önemsiz gibi gösterdiğini itiraf etmesinin ardından, emekçiler arasında Sağlık Bakanlığının açıkladığı koronavirüs verilerine artık hiç güven duyulmuyor.

Hükümetin işe ve okula dönüş politikası, burjuva muhalefet ve onların sendikalardaki müttefikleri tarafından da destekleniyor. Ancak bu ölüm saçan politika, işçiler ve gençler arasında giderek büyüyen bir öfkeye ve protestolara neden oluyor.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “kesin veriler olmamakla birlikte geçen ay itibariyle toplam 900 sağlık çalışanının pandemi sürecinde görevinden istifa ettiğini” söyledi. Aynı basın açıklaması sırasında, Dr. Kerem Laçiner, “tüm dünyada sağlık çalışanlarının COVID-19 hastalığına genel toplumdan 14 kat daha sık yakalandığını” vurguladı.

Ellerinde sendikadan istifa dilekçelerini tutan bir grup sağlık emekçisi. [Kaynak: cumhuraltekin on Twitter]

TTB, Pazar günü yaptığı trajik açıklamada, son 24 saat içinde beş sağlık emekçisinin daha COVID-19’dan hayatını kaybettiğini duyurdu. Yaklaşık 40 bin sağlık emekçisinin hastalığa yakalandığı Türkiye’de, 110’den fazla sağlıkçı emekçisi de hayatını kaybetti.

Hükümet, şiddetle devam eden bir pandeminin ortasında gerçek durumu gizler ve kısıtlama taleplerini reddederken, egemen sınıfların dünya çapında uyguladığı sürü bağışıklığı stratejisine karşı işçi sınıfı içinde gelişen uluslararası hareketin bir parçası olarak, Türkiye’de de sınıf mücadelesi yoğunlaşıyor. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Temmuz ayındaki şu öngörüsü çok sayıda gelişmeyle doğrulanıyor: “Yılın ilk yarısına, egemen sınıfın pandemiye verdiği yanıt yön vermiştir. Yılın ikinci yarısında ise işçi sınıfının yanıtı ön plana çıkacaktır.”

Kısa süre önce Fransa ve İspanya’da protestolar düzenleyen sağlık emekçileri arasında uluslararası ölçekte gelişen huzursuzluk dalgasının ortasında, Türkiye’deki sağlık emekçilerinin, hem devletin pandemi karşısında izlediği politikaya hem de sendikaların bu öldürücü politikayla yaptığı gerici işbirliğine karşı öfkesi büyüyor. Sağlık emekçileri arasında bu yozlaşmış sendikalardan istifa etme yönünde bir hareket gelişiyor. Son haftalarda yüzlerce sağlık emekçisi sendikalardan istifa etti.

Sağlıkçılar, pandemiyi kontrol altına alacak önlemlerin olmamasını, dayanılmaz çalışma koşullarını, asgari ücret civarındaki yoksulluk maaşlarını, ek ödemelerin yapılmamasını ve sağlıkta şiddeti protesto etmek için, sosyal medyada “Sağlıkçı sendikasız da olur” ve “Sendikalara güven kalmadı” gibi etiketleri kullanarak sendikalardan istifa ediyorlar.

Sağlık emekçileri içinde gelişen mücadele hareketinin bir diğer örneği olarak, Pazartesi günü, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri, yemekhaneyi boykot etmeye başladılar. Öğrenciler, daha kaliteli yemek ve intörn hekimlerin öğle ve akşam yemeklerinden ücretsiz faydalanmasını talep ediyorlar.

Artan işçi sınıfı militanlığı, sağlık emekçileriyle sınırlı değil. Ermenek ve Soma ilçelerinden yüzlerce madenci ve aileleri, 12 Ekim’de, yıllardır ödenmeyen ücretleri, tazminatları ve diğer hakları için Ankara’ya yürüyüş başlatmaya çalıştılar. Madenciler, polis ve jandarma güçleri tarafından engellenip saldırıya uğradı. Cumartesi günü, Soma’da 30’dan fazla madenci gözaltına alındı ve yedi saat tutulduktan sonra serbest bırakıldı.

Mayıs 2014’te Türkiye tarihinin en büyük maden faciasının yaşandığı Soma’da, 301 işçinin bir madencilik katliamına kurban gitmesi, hükümete, şirkete ve onların sendikalardaki suç ortaklarına karşı ülke genelinde kitlesel protestolara yol açmıştı. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin o zaman belirttiği gibi: “Bu, beklenmedik bir ‘kaza’ değil ama özelleştirmelerin, hükümetlerin savsaklamalarının ve kapitalist kâr sisteminin, tüm dünyada her yıl milyonlarca işçinin yaşamına ve uzuvlarına mal olan kaçınılmaz” sonucuydu.

Bugün, yüzlerce madenci ve aileleri ödenmeyen tazminatlarını alma mücadelesi verir ve devlet güçlerinin saldırısına uğrarken, bu felaketten sorumlu olanlar, yani hem madenin sahipleri hem de onların hükümetteki suç ortakları, dışarıda serbestçe dolaşıyorlar.

Öte yandan, Mersin’de bulunan Şişecam’a bağlı Soda Sanayi A.Ş. tesislerinde çalışan yaklaşık 550 işçi, hükümete meydan okuyarak işi durdurdu. Hükümet, 9 Ekim’de başlayacak olan grevi, genel sağlığa zararlı olduğu ve ulusal güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle 60 gün yasaklamıştı. Erdoğan hükümeti, son 17 yılda, yaklaşık 200 bin işçiyi kapsayan 17 ayrı grevi yasakladı.

Şirketin çok düşük ücret zammı ve haftalık izin gününü bir gün azaltma teklifinde bulunması sonucunda, Eylül ayında toplu sözleşme görüşmeleri sonuçsuz kalmış ve grev tarihi olarak 9 Ekim belirlenmişti. Bu süreçte şirket, işçileri önce zorla yıllık izne çıkarmış, ardından da ücretsiz izne göndermişti. Pandemiden sonra getirilen ve hem hükümetin hem de burjuva muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) desteğiyle süresi uzatılan bu ücretsiz izin dayatması, işçileri ayda sadece 1.170 lirayla yaşamaya çalışmaya zorluyor.

Pandeminin başından beri milyonlarca işçiye dayatılan ücretsiz izin uygulaması, egemen sınıfın elinde giderek bir silah haline gelmiş durumda. Kocaeli’de bulunan Systemair HSK Havalandırma Endüstri Sanayi’de çalışan 45 işçi, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasına üye olmalarının ardından ücretsiz izne çıkarıldılar. İşçiler, buna karşı fabrikanın önünde bir direniş eylemi başlattı.

Bunun yanı sıra, yönetiminde CHP’nin bulunduğu, İstanbul’un Kadıköy ve Kartal belediyesi işçilerinin, yerel yönetimler ile DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası arasında toplu sözleşme görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından önümüzdeki günlerde greve çıkacakları duyuruldu.

Bununla birlikte, DİSK’in sicili, işçilerin pandemiye karşı mücadele etmek ve haklarını savunmak için bu CHP yanlısı bürokrasiye güvenemeyeceğini göstermektedir. DİSK, Mart ayında, pandemiyle birlikte tehlikeli koşullarda çalışmaktan kaçınma hakkını kullanabileceğini açıklamış olmasına rağmen bugüne kadar herhangi bir grev çağrısı yapmadı. Bugün de Systemair ve belediye işçilerini yalıtıp tek başlarına bırakmak ve yenilgiye zemin hazırlamak için elinden geleni yapacaktır.

Pandemiyi kontrol altına almak, hayatları kurtarmak ve sosyal hakları savunmak için kapitalizm yanlısı sendikalardan bağımsız bir şekilde örgütlenen ve uluslararası ölçekte gelişmekte olan iş güvenliği taban komiteleri hareketi, işçi sınıfı için ileriye giden yolu göstermektedir.