Troçki’nin Son Yılı

Altıncı Bölüm

David North
14 Ekim 2020

Birinci Bölüm | İkinci Bölüm | Üçüncü Bölüm | Dördüncü Bölüm | Beşinci Bölüm | Altıncı Bölüm

Bu, yazı dizisinin altıncı ve son bölümüdür.

Troçki, yaşamının son yılında, II. Dünya Savaşı’nın çıkmasının gündeme getirdiği, kritik önem taşıyan tarihsel perspektif sorunlarıyla uğraşıyordu. Bolşevikler tarafından dünya sosyalist devriminin habercisi ilan edilen Rusya’daki 1917 devrimini neden, siyasi felaketlerin sadece en önemli birkaçını sayarsak, İtalya’da, Çin’de, Almanya’da ve İspanya’da işçi sınıfının yenilgileri takip etmişti? Kapitalizmin tarihindeki en büyük ekonomik çöküş olan Büyük Bunalım neden sosyalizme değil de faşizme ve savaşa yol açmıştı? Ve son olarak, Ekim Devrimi’nin temeli üzerine kurulan işçi devleti neden korkunç bir totaliter rejim biçiminde yozlaşmıştı?

Küçük burjuva aydınlar ve eski radikaller alayının buna verdiği cevap, yenilgilerin Marksizmin ve bütün bir sosyalist devrim perspektifinin iflasını kanıtladığı biçimindeydi. Troçki, Mart 1939’da yazdığı bir makalede, bu tabakaların siyasi psikolojisini ve bakış açısını şöyle betimlemişti:

Güç sadece fethetmekle kalmaz, kendi yöntemiyle, “ikna” da eder. Gericiliğin hücumu yalnızca partileri fiziksel olarak yok etmekle kalmaz, insanları ahlaki olarak da çürütür. Birçok Radikal beyefendinin ödleri kopar. Gericilik karşısında duydukları korkuyu, maddi olmayan ve evrensel eleştiri diline çevirirler. “Eski teoriler ve yöntemlerde bir şeyler yanlış olmalı!” “Marx yanıldı…” “Lenin öngöremedi…” Hatta bazıları daha da ileri gider. “Devrimci yöntem, iflas ettiğini kanıtladı.” [1]

Morali bozuk entelektüeller, Marksizmin en büyük hatasının, işçi sınıfına yerine getiremeyeceği bir devrimci misyon atfetmesi olduğu sonucuna vardılar. 1920’lerin ve 1930’ların bütün felaketlerinin temel nedeni, işçi sınıfının devrimci olmayan karakterinde bulunacaktı.

Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesi, Marksizm karşıtlarının bozguncu ve tarih dışı perspektifinin açıkça reddedilmesiyle başlıyordu. Kapitalizmin can çekişme çağının temel sorunu devrimci bir sınıfın yokluğu değil; tersine, işçi sınıfına iktidarın ele geçirilmesinde önderlik edebilecek bir devrimci önderliğin yokluğuydu.

“Bir bütün olarak dünya siyasi durumu,” diye yazıyordu Troçki, “en çok, proletaryanın tarihsel önderlik krizi eliyle nitelenmektedir.” [2]

1940’ta Lev Troçki

Bu iyi bilinen beyan, genellikle, Dördüncü Enternasyonal kadrolarına partinin siyasi misyonuna dair yüce bir retorik beyanla ilham vermeyi amaçlayan teşvik edici bir söz olarak okunur yalnızca. Böyle bir yorum, işçi sınıfının yenilgilerinden çıkarılacak temel dersin kısa ve öz bir özeti olan bu ifadenin gerçek anlamını gözden kaçırır.

Marx, 1845’te, Feuerbach Üzerine Tezler’in ikincisinde şöyle yazmıştı: “Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçek olmaması konusundaki tartışma, bütünüyle skolastik bir sorundur.” [3] Bu temel felsefi maddecilik anlayışını sosyalist devrimin yazgısı bağlamında yeniden işleyen Troçki’nin Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş belgesinin açılışında kullandığı bu formülasyon, özünde, işçi sınıfının önde gelen parti ve örgütlerinin pratiğinin incelenmesinden ayrı olarak işçi sınıfının devrimci veya devrimci olmayan karakterine dair yapılan tüm tartışmaların soyut, siyasi içerikten yoksun ve yanlış olduğunu belirtir.

Troçki’nin ölmeden önce üzerinde çalıştığı makale, onun önderlik krizi kavrayışının ispatına ayrılmıştı. Makalenin başlığı, “Sınıf, Parti ve Önderlik: İspanyol Proletaryası Neden Yenildi? (Marksist Teori Sorunları)” idi. Cümlenin ortasında birdenbire son bulan makale, Troçki’nin ölümünden dört ay sonra, Fourth International dergisinin Aralık 1940 sayısında yayımlandı. Bu makale, tamamlanamamış olmasına rağmen, hem felsefi-teorik hem de siyasi açıdan düşünüldüğünde, kapitalizmin can çekişme çağında devrimci sürecin nesnel ve öznel faktörleri arasındaki diyalektik ilişkiye dair en derin açıklamalar arasında yer alır.

Troçki’nin makalesi, Que Faire (Ne Yapmalı) adlı Fransız radikal dergisinde, Spain Betrayed (İhanete Uğrayan İspanya) başlıklı bir broşür hakkında çıkan düşmanca bir eleştiriye yanıt olarak yazılmıştı. Broşürün yazarı, Dördüncü Enternasyonal üyesi Mieczyslaw Bortenstein’dı ve kendisi M. Casanova mahlasıyla yazıyordu. Bortenstein, İspanya’da savaşmış ve Stalinistlerin devrimi baltalamasına tanık olmuştu. Temelde Troçki’nin Halk Cephesi’ni teşhirinden ve POUM’un merkezci politikasına yönelik eleştirisinden etkilenmiş olan broşür, yazarın İspanya’daki kişisel deneyimlerinden yararlanıyordu. Bu tek broşür dışında, Bortenstein’ın siyasi faaliyetleri hakkında görece az bilgi mevcuttur. Yine de, hayatının 35 yaşında trajik bir şekilde sona erdiği biliniyor. Nazilerin Fransa’yı ele geçirmesinin ardından Bortenstein, Vichy hükümeti tarafından tutuklandı ve sonunda, 1942 yılında öldürüldüğü Auschwitz imha kampına sürüldü.

Bortenstein, broşürünü, Stalinistlerin hakimiyetindeki Halk Cephesi hükümetinin, Barselona’yı, direniş göstermeksizin, Franco önderliğindeki faşist orduya teslim etmesinin ardından kaleme almıştı. İşçi devriminin kalesinin teslim edilmesi, Halk Cephesi ihanetinin doruk noktasıydı. Casanova-Bortenstein, broşürünün girişinde şunları yazıyordu:

Neler olduğunu kendi deneyimlerime dayanarak açıklamaya mecburum. Gerçekleri bildirmek zorundayım. Kritik öneme sahip stratejik mevzilerin savaşmadan nasıl terk edildiğini, savunma planlarının hain bir genelkurmay tarafından düşmana nasıl teslim edildiğini, savaş sanayisinin nasıl sabote edildiğini ve ekonominin nasıl altüst edildiğini, en iyi işçi sınıfı militanlarının nasıl öldürüldüğünü, faşist casusların “Cumhuriyetçi” polis tarafından nasıl korunduğunu, proletaryanın faşizme karşı devrimci mücadelesinin nasıl ihanete uğradığını ve İspanya’nın Franco’ya nasıl teslim edildiğini açıklayacağım.

Analizim ve anlatacağım gerçekler, hep tek ve aynı temaya geri dönüyor: Halk Cephesi’nin canice politikası. Yalnızca işçi devrimi faşizmi yenilgiye uğratabilirdi. Cumhuriyetçi, Sosyalist, Komünist ve Anarşist önderlerin tüm politikası, işçi sınıfının devrimci enerjisini yok etmeye çalıştı. “Önce savaşı kazanın, sonra devrimi yapın!”—bu gerici slogan, sonra savaşı kaybetmek üzere devrimi öldürmek demekti. [4]

Casanova-Bortenstein, İspanyol felaketinden ders alınmasının kritik önem taşıdığını ilan ediyordu: “İspanya’da ne Sosyalizm ne de Marksizm başarısızlığa uğradı; başarısız olan, İspanya’ya canice ihanet edenlerdi.” [5]

Bortenstein’ın broşürü hakkında, Fransa’daki Komünist Parti’nin eski muhalif üyeleri tarafından çıkarılan Que Faire dergisinde yayımlanan düşmanca eleştiri, küçük burjuva merkezcilerin sinik yaklaşımını örnekliyordu. Eleştiri yazısı, Bortenstein’a, İspanyol işçi sınıfının niteliklerine, özellikle de onu faşizmi yenilgiye uğratmaktan aciz kılan “olgunlaşmamışlığına” odaklanmak yerine, yenilgiden sorumlu olan partilere ve politikalara yoğunlaştığı için saldırıyordu. Que Faire, şunları iddia ediyordu: “Burada katıksız demonolojinin alanına giriyoruz; yenilginin cezai sorumlusu, anarşistlerin ve bütün öteki küçük şeytanların yardakçılık ettikleri baş şeytan Stalin’dir; devrimcilerin Tanrısı, İspanya’ya, ne yazık ki, 1917’de Rusya’da yaptığı gibi bir Lenin ya da bir Troçki göndermedi.” [6]

Troçki, Que Faire’nin Bortenstein’ın broşürüne yönelik saldırısını sert bir eleştiriye tabi tuttu: “Bütünüyle tutucu kaba cahil tipine özgü bu kadar çok basmakalıp sözün, bayağılığın ve hatanın nasıl olup da bu kadar az satıra sıkıştırılabilmiş olduğunu göz önüne getirmenin zorluğu, bu teorik kibirliliğin ihtişamını bir kat daha artırıyor.” [7]

Que Faire’nin eleştirisinin temel amacı, işçi sınıfının önderliğindeki partileri, örgütleri ve bireyleri İspanya’da yaşanan bozgundaki tüm sorumluluktan aklamaktı. “Kitlelerin yanlış politikası”nın suçu, bunun siyasi mimarlarına değil, “olgunlaşmamışlığı” nedeniyle yanlış bir siyasi çizgi izlemeye meyilli olan işçi sınıfına yüklenecekti. Que Faire’deki eleştirinin yazarının geliştirdiği bu argüman, yenilginin mimarları lehine alçakça bir mazeretti. Troçki, bu konuda şunları yazıyordu:

Totoloji arayan birisi bundan daha yavanını hiçbir yerde bulamazdı. “Kitlelerin yanlış politikası” onların “olgunlaşmamışlığıyla” açıklanıyor. Peki ama kitlelerin “olgunlaşmamışlığı” ne demektir? Besbelli ki yanlış politikalara olan yatkınlıklarıdır. Yanlış politika, tam olarak nelerden oluşuyordu ve ona önayak olanlar kimlerdi: kitleler mi, yoksa önderler mi—bu, yazarımız tarafından sessizlikle geçiştiriliyor. Yazar bir totolojiye başvurarak sorumluluğu kitlelerin üzerine atıveriyor. Bütün hainlerin, kaçakların ve onların avukatlarının kullandıkları bu klasik hile, özellikle İspanyol proletaryası söz konusu olduğunda iyice iğrençleşiyor. [8]

Fakat İspanyol işçi sınıfının önderleri kötü olsa bile, diyordu özürcüler, kötü önderleri takip etmeleri kitlelerin suçu değil miydi? Troçki, böylesine zararlı bir safsataya yanıt olarak, Bortenstein’ın görgü tanıklığının doğruladığı üzere, işçi sınıfının Stalinistler, Sosyal Demokratlar ve anarşistler tarafından dikilen siyasi barikatları aşmak için defalarca çabaladığına ve işçi sınıfı ne zaman taarruza geçmenin eşiğine gelse, hain önderlerinin karşıdevrimci politikalar yararına güç kullandığına dikkat çekti. Barselona işçi sınıfının Mayıs 1937’de Halk Cephesi hükümetinin hain politikalarına karşı ayaklanması, kıyasıya bastırılmıştı. Troçki şöyle yazıyordu:

İnsanın, İspanyol kitlelerinin önderlerinin peşinden gitmekten başka bir şey yapmadıklarına ilişkin içi boş açıklamayı tekrarlaması için sınıf ile parti arasındaki, kitleler ile önderler arasındaki karşılıklı ilişkilerden hiçbir şey anlamıyor olması gerekir. Söylenebilecek olan tek şey, her seferinde önlerindeki engelleri havaya uçurup doğru yolu bulmaya çalışmış olan kitlelerin gücünün, savaşın alevlerinin tam ortasında, devrimin gereklerine uygun düşecek yeni bir önderlik yaratmaya yetmemiş olduğudur. [9]

Troçki, her halk hak ettiği türden bir hükümet tarafından yönetilir biçimindeki aşırı kullanılmış ifadeyi hatırlatıyordu. Bu argüman, toplumsal mücadele alanına uygulandığında, her sınıfın hak ettiği türden bir önderlik tarafından yönetildiğini savunur. Dolayısıyla, eğer işçilerin kötü önderleri varsa, hak ettikleri şey budur; çünkü daha iyisini yaratmaktan acizdirler. Troçki, bu biçimsel ve mekanik argümana şöyle yanıt veriyordu:

Gerçekte önderlik hiç de bir sınıfın sırf bir “yansıması” ya da onun özgür yaratıcılığının bir ürünü değildir. Bir önderlik, değişik sınıflar arasındaki çatışmalar ya da belirli bir sınıf içindeki değişik katmanlar arasındaki sürtüşme süreci içinde biçimlenir. Önderlik, bir kez doğdu mu, daima kendi sınıfının üzerinde yükselir ve böylelikle öteki sınıfların baskısına ve etkisine açık hale gelir. Proletarya, tam bir iç yozlaşmaya uğramış ama bu yozlaşmayı büyük olayların ortasında açığa vurma fırsatını henüz bulamamış bir önderliğe uzun süre “katlanabilir.”

Önderlik ile sınıf arasındaki çelişkiyi keskin bir biçimde açığa çıkarmak için büyük bir tarihsel şok gereklidir. En güçlü tarihsel şoklar savaşlar ve devrimlerdir. Savaş ve devrim, tam da bu nedenle işçi sınıfını çoğu kez gafil avlar. Ama eski önderliğin iç yozlaşmasını açığa vurduğu durumlarda bile sınıf, hele eski öncü partinin çöküşünden yararlanabilecek yetenekte güçlü devrimci kadroları önceki dönemden miras olarak almamışsa, yeni bir önderliği hemen kendiliğinden yaratamaz. Bir sınıf ile onun önderliği arasındaki karşılıklı ilişkilerin Marksist yorumu, yani skolastik değil de diyalektik yorumu, yazarımızın legalist safsatasında elle tutulur bir yan bırakmaz. [10]

Marksizme yönelik burjuva eleştirisi—özellikle akademide yayıldığı şekliyle—genellikle, determinist felsefi maddeciliğin tarihte “öznel faktör”e yetersiz ilgi gösterdiğini iddia eder. Toplumun sosyoekonomik ve sınıfsal yapısıyla meşgul olan Marksizm, bilincin, özellikle tarih üstü ve akıldışı tezahürleriyle, toplumun kaotik gelişimindeki etkisini hesaba katmaz, der. Marksizme nesnel ve öznel faktörlerin katı bir ayrımını atfeden bu eleştiri, cehaleti çarpıtma ve düpedüz tahrifat ile birleştirmektedir. Troçki’nin uzun yıllara yayılan bir dönem boyunca yazılarındaki ana fikir, siyasi önderlerin rolüne özel bir önem vererek, devrimci mücadelelerin sonucunun belirlenmesinde öznel faktörün can alıcı rolü olmuştu. Bunların en bilinen örneklerinden biri olarak, Troçki, 1935’te tuttuğu günlüğün girişinde, Lenin’in Ekim Devrimi’nin zaferinde oynamış olduğu kritik rolü şöyle vurguluyordu: “1917’de Petersburg’da olmasaydım da Ekim Devrimi, Lenin’in orada olması ve komuta etmesi koşuluyla, yine meydana gelecekti.” [11]

Troçki, Que Faire’yi çürütürken, Lenin’in Ekim Devrimi’ndeki rolüne geri dönmüştü. Dergideki eleştirinin “tarihi sürecin diyalektik koşullanışının yerine mekanik determinizmi” geçirmesini ve “iyi ve kötü bireylerin rolü konusundaki ucuz alaylarını” reddediyordu. Sınıf mücadelesi insanüstü bir süreç olarak gelişmez. İçinde gerçek insanlar yer alır ve onların eylemleri, devrimci ayaklanmanın başarıyla mı yoksa başarısızlıkla mı karşılaşacağının, hatta olup olmayacağının belirlenmesinde bir rol—bazı durumlarda belirleyici bir rol—oynar. “Lenin’in 3 Nisan 1917 günü Petrograd’a varışı, Bolşevik Parti’nin zamanında yön değiştirebilmesini ve partinin devrimi zafere taşımasını sağlamıştır.” [12] Troçki şöyle devam ediyordu:

Aklı evvellerimiz, Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı Ekim Devrimi “yine de” gerçekleşirdi diyebilirler. Ama bu doğru değildir. Lenin, tarihi sürecin yaşayan öğelerinden birisini temsil ediyordu. O, proletaryanın en aktif kesiminin deneyimini ve kavrayışlılığını kişileştirmişti. Onun devrim arenasına zamanında çıkması, öncüyü seferber etmek, ona işçi sınıfı ile köylü kitlelerini toparlama fırsatını vermek için gerekliydi. Savaşın kritik anlarında başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse, tarihsel dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir. Yoksa önderlere, partilere, programlara, teorik mücadelelere ne gerek kalırdı? [13]

Bortenstein, broşüründe, keskin bir dille, siyasi hataları ve hatta düpedüz ihanetleri İspanyol Devrimi’nin yenilgisine yol açan tüm partilerin ve bireylerin, sonrasında başka hiçbir sonucun mümkün olmadığını iddia ettiklerini belirtiyordu. “Anarşistler de dahil olmak üzere Halk Cephesi önderlerinin açıklamalarını dinler ve bu açıklamaları ciddiye alırsak, yapabileceğimiz tek şey, her şeyden ümidi kesmek ve proletaryanın devrimci kapasitesine, geleceğine ve hatta tarihsel misyonuna olan umudu kaybetmektir.” [14] Yenilgi için bol bol bahane vardı.

Küçük burjuva Halk Cephesi demokratlarımıza göre, her şey kaçınılmazdı. Cumhuriyetçiler ve Sosyalistler, yenilgiye gerekçe olarak Faşistlerin askeri üstünlüğünü gösterirken, Komünistler, müdahale etmeme politikasıyla Franco’ya iyilik eden faşizm yanlısı bir burjuvazinin (bu bir keşif!) varlığını gerekçe gösterdiler. Bu politikayı başlatan Blum hükümetini desteklediklerini eklemeyi ise unuttular. Anarşistler, teslimiyetlerine ve sayısız ihanetlerine, Rusların Cumhuriyetçilere gönderdikleri silahlar üzerinden yaptığı şantajı gerekçe gösterdiler. POUM da kaderci koroya dahil oldu ve şunları söyledi: “Çok zayıftık ve diğerlerini takip etmek zorundaydık, her şeyden önce, birliği bozamazdık.” Demek ki her şey kaçınılmazdı. Olanlar olmak zorundaydı ve önceden Kuran’da yazılmışlardı … [15]

Troçki, muhteşem bir pasajda, Bortenstein’ın İspanyol işçileri yenilgiye götürenlerin kendi kendini haklı çıkaran kaderciliğine yönelik suçlamasını yürekten onaylıyordu:

Yenilgileri kozmik gelişmeler zincirinin zorunlu birer halkası gibi göstermeye çalışan bu etkisizlik felsefesi, yenilginin örgütleyicilerinin programlar, partiler ve kişilikler gibi somut etkenler olduğunu ortaya koymaktan acizdir ve bunu yapmayı reddeder. Bu kadercilik ve bitkinlik felsefesi, devrimci eylemin teorisi olan Marksizme taban tabana zıttır. [16]

* * * * *

Troçki, Stalin biyografisi üzerine çalışmaya devam ediyordu. Tamamlanmamış kitabın son bölümünün başlığı “Termidorcu Gericilik”tir. Troçki bu bölümde Stalin’in ve çevresinin yıkıcı bir portresini ve değerlendirmesini sunuyordu.

Stalinizm kampında, genel olarak, yetenekli tek bir yazar, tarihçi veya eleştirmen bulamazsınız. O, kibirli vasatlığın krallığıdır. Belirli bir zaman sonra, kolaylıkla, nitelikli Marksistlerin yerini bürokratik manevra sanatında ustalaşmış rastgele ve ikinci sınıf insanlar almaya başladı. Stalin, Sovyet bürokrasisinin en göze çarpan vasatlığıdır. Bundan başka bir tanım bulamıyorum. [17]

Stalin’in bir “deha”ya dönüşmesi, onda ayrıcalık arayışının acımasız bir aracını bulan bürokrasinin işiydi. Yalanlardan türetilen Stalin miti, bürokrasinin eseriydi. Troçki bununla ilgili şu gözlemde bulunuyordu: “Yalanın bu muazzam, organik, fethedilemez karakteri, bunun yalnızca bir bireyin kişisel hırsları meselesi değil, ölçülemeyecek kadar daha büyük bir şey olduğunun yadsınamaz kanıtıdır: ayrıcalıklı yeni türediler kastının kendi mitolojisine sahip olması gerekiyordu.” [18]

Sovyetler Birliği’nin tüm kültürel gelişimi bürokratik rejim tarafından boğuluyordu. “Stalinist çağın edebiyatı ve sanatı,” diye yazıyordu Troçki, “tarihe Bizansçılığın en saçma ve köle ruhlu örnekleri olarak geçecektir.” [19] Gerçekten yetenekli sanatçılar bile Stalin’in hizmetinde kendilerini satmaya mecbur bırakıldılar. Troçki, Aleksis Tolstoy’un Stalin’i tanrısal bir varlık olarak betimlediği bir şiirinden şu alıntıyı yapıyordu: “Sen ulusların parlak güneşi, / Zamanımızın batmayan güneşi,” vs. Bu satırları yorumlayan Troçki şöyle yazıyordu: “Her şeyi doğru adıyla adlandırmak gerekirse, bu şiir daha çok bir domuzun homurdanmasını anımsatıyor.” [20]

Sovyet mimarisi bile Stalin tarafından tahrif edilip bozulmuştu. Stalin’in tarifine göre inşa edilen Sovyetler Evi, “heybetli yararsızlığı ve kaba görkemiyle, herhangi bir fikirden veya perspektiften yoksun acımasız bir rejimin somut ifadesini sunan çok çirkin bir binaydı.” [21] Filmlere gelince, yönetmenler ve oyuncular Stalin’den talimat almak zorunda bırakıldılar. Tek amaçları diktatörün yüceltilmesi oldu. “Böylesine gelecek vadeden bir başlangıç yapan Sovyet sineması, bu şekilde öldürüldü.” [22]

Stalin’e gelince, yaşayan kişi üzerini örten mitten ayrılabildiği ölçüde, onun temel özelliği, diye vurguluyordu Troçki, “kişisel, fiziksel zalimliktir ki buna genellikle sadizm denir.” [23]

Kitlelerin en iyi içgüdülerine seslenemeyen Stalin, onların en temel içgüdülerine—cehalete, hoşgörüsüzlüğe, dar görüşlülüğe, ilkelliğe—sesleniyor. Onlarla kaba saba ifadeler aracılığıyla iletişim kurmaya çalışıyor. Ancak bu kabalık aynı zamanda onun kurnazlığı için bir kamuflaj işlevi görüyor. Tüm tutkusunu, diğer her şeyin tabi olduğu dikkatle hazırlanmış planlara katıyor. Otoriteden nasıl da nefret ediyor! Ve nasıl da seviyor otoriteyi dayatmayı! [24]

Troçki, biyografinin sondan bir önceki sayfasında, Stalin’e karşı kendi öznel tavrıyla ilgili olarak şunları yazmıştı:

Şu anda işgal ettiğim nokta benzersizdir. Bu nedenle Stalin’e karşı hiçbir zaman nefret duygusuna sahip olmadığımı söyleme hakkım olduğunu hissediyorum. Stalin’e duyduğum sözde nefretim hakkında görünüşte beni kasvetli ve sıkıntılı yargılarla dolduran çok şey söylenip yazıldı. Tüm bunlara yalnızca omuz silkebilirim. Yollarımız o kadar uzun zaman önce ayrıldı ki, aramızda var olan herhangi bir kişisel ilişki, uzun zaman önce tamamen tüketildi. Benim açımdan ve Stalin, bana yabancı ve düşman tarihsel güçlerin aracı olduğu ölçüde, Stalin’e karşı kişisel hislerim, Hitler’e veya Japon Mikado’ya karşı olan hislerimden ayırt edilemez. [25]

* * * * *

1940 dünyası, bir kâbus görüyor gibiydi. İlerleyen barbarlık karşısında ne kadar kırılgan ve çaresiz bir uygarlık ortaya çıkmıştı! Gericiliğin basıncı altında, Avrupa entelijansiyasının en kavrayışlı ve duyarlı temsilcileri bile bütün umutlarını kaybettiler. İstikrarsız bir sürgün hayatı yaşayan Walter Benjamin, kendi kişisel umutsuzluğunu hastalıklı derecede morali bozuk bir “Tarih Kavramı Üzerine”ye dönüştürdü. Hitlercilik, uygarlığın yadsınması değil, onun gerçek özüydü. Şunları yazıyordu Benjamin: “Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliğini taşımasın. Böyle bir belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini sağlayan gelenek süreci de barbarlıktan uzak sayılamaz.” [26]

Angelus Novus

Benjamin, sanatçı Paul Klee’nin Angelus Novus tablosuna dikkat çekiyordu. Bu çalışmada, tarihsel sürecin gerçek doğası betimleniyordu: “Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket.” [27] Benjamin’in umutsuzluğu onu sosyalist devrim perspektifine karşı yönelttiği sinizme götürdü. “Marx’ın epigonları,” diye yazıyordu buruk bir şekilde, “(diğer şeylerin yanı sıra), bildiğimiz gibi, gelmeyi her zaman reddeden ‘devrimci durum’ kavramını türettiler.” [28]

Öyleyse Walter Benjamin için geriye kendi canına kıymaktan başka ne kalıyordu? Vichy Fransa’sından kaçan ve İspanya sınırına gelen Benjamin, durumunun umutsuzluğuna ikna olarak 26 Eylül 1940 akşamı intihar etti. Yazar bir gün daha bekleseydi, sınırı güvenli bir şekilde geçebilecekti.

1938’de Walter Benjamin

Troçki, kuşkusuz Benjamin’e büyük bir empati duyardı. Ancak çaresizlik hisleri bu devrimciye yabancıydı. Troçki’nin güçlü tarih anlayışı, zamanındaki canavarlıkları uygun bağlamlarına yerleştirmesini sağladı. Troçki, Stalin biyografisinin “Tarihsel Bir Benzerlik” başlıklı bölümünde şu gözlemini aktarır: “Bu kapitalist gerileme döneminde, Avrupa’nın geriye gidişi, kapitalizmin emekleme döneminin birçok özelliğini üretmektedir. Günümüz Avrupa’sı, 15. yüzyıl İtalya’sına çok benzemektedir.” [29] Elbette, bu, küçük devletlerin “çocuksu bir kapitalizmin bebek adımlarını temsil ettiği” bir devirdi. Ancak Rönesans dönemi, önemli bir açıdan modern çağı andırıyordu: “Eskiden yeni normlara geçiş dönemiydi bu—ahlak dışı ve per se [kendiliğinden], ahlaksız bir dönem.” [30] Kardinaller “pornografik komediler yazıyor ve Papalar onları mahkemelerinde sahneliyordu.” [31]

Yozlaşma, İtalyan siyasetinin temeliydi. Yönetme sanatı kliklerde uygulanıyordu ve yalan, ihanet ve suç gibi nazik sanatlardan oluşuyordu. Bir sözleşmeyi yerine getirmek, bir sözü tutmak, aptallığın doruğu olarak kabul edilirdi. Sinsilik şiddetle el ele giderdi. Batıl inanç ve güvensizlik, devlet başkanları arasındaki tüm ilişkileri zehirlemişti. Bu, Sforzalar, Mediciler, Borgialar dönemiydi. Ancak bu sadece ihanet ve sahtecilik, zehir ve kurnazlık dönemi değildi. Aynı zamanda Rönesans dönemiydi. [32]

Rönesans döneminde olduğu gibi, modern insan kendisini “iki dünyanın sınırında” bulur:

can çekişen burjuva-kapitalist dünya ve onun yerini almaya mahkum olan yeni dünya. Şimdi, bir kez daha, bir toplumsal sistemden diğerine geçişi; her zaman olduğu gibi, ahlakta bir krizin eşlik ettiği en büyük toplumsal kriz çağında yaşıyoruz. Eski; temellerinden sarsıldı. Yeni; henüz ortaya çıkmaya başladı. Toplumsal çelişkiler bir kez daha olağanüstü bir keskinliğe ulaştı. [33]

Böylesi dönemler bireyler üzerinde muazzam basınç oluşturur.

Çatı çöktüğünde ve kapılar ve pencereler menteşelerinden düştüğünde, ev kasvetli olur ve içinde yaşamak zordur. Bugün, fırtınalı rüzgârlar tüm gezegenimizde esiyor. [34]

* * * * *

Troçki, 24 Mayıs saldırısından kurtulmasını geçici bir ertelemeden başka bir şey olarak görmemişti. GPU’nun hayatına yeniden kastedeceğini biliyordu. Harold Robins, bu satırların yazarıyla yaptığı görüşmede, Troçki’nin Ağustos başında muhafızlarla bir toplantı talep etmiş olduğunu belirtmişti. Dünya haberlerine, Nazi Almanyası’nın Britanya’ya karşı başlattığı hava saldırıları hakimdi. Troçki, muhafızlara, Stalin’in bir an önce başka bir suikast girişiminde bulunarak kamuoyunun dikkatinin dağılmasından yararlanmaya çalışacağını beklediğini söylemişti. El Universal’e yazan Meksikolu ünlü gazeteci Eduardo Tellez Vargas, 24 Mayıs baskınından sonra Troçki ile birkaç kez bir araya gelmişti. Tellez Vargas, Uluslararası Komite ile Aralık 1976’da yaptığı görüşmede, Troçki ile suikasttan sadece üç gün önce, 17 Ağustos 1940’ta yaptığı son toplantıyı hatırlıyordu. Bu büyük devrimciye içten hayranlık duyan Tellez Vargas, Troçki’nin kendisine anlattıklarından derin üzüntü duymuştu.

Troçki’nin kesinlikle kimseye güvenmediği bir an gelmişti. Hiç kimseye güvenmiyordu. İsim belirtmedi ama bana şunları söyledi: “Ya burada onlardan biri tarafından ya da dışarıdan bir arkadaşım tarafından, eve erişimi olan biri tarafından öldürüleceğim. Çünkü Stalin canımı bağışlayamaz.” [35]

Eduardo Tellez Vargas [Fotoğraf: David North]

Tellez Vargas’ın Troçki’yle son görüşmesini yaptığı gün, Avenida Viena’daki villanın başka bir ziyaretçisi daha vardı. Jacques Mornard, bu kez Sylvia Ageloff yokken, yerleşkeye kabul edilmişti. Mornard, bir makale yazdığını ve Troçki’nin onu okumasını istediğini iddia etmişti. Daha önce Mornard’la birkaç kez kısaca karşılaşan Troçki, bu adamdan hoşlanmadığını belirtmişti. Mornard, Troçki’nin önünde, ticari spekülasyonlarla zengin olmuş “patronu” hakkında konuşmaya başlamıştı. Natalya Sedova, Troçki ile olan hayatına dair otobiyografik anlatımında, Mornard’ın patronunun serüvenleriyle ilgili konuşmasına Troçki’nin “tamamen kayıtsız” kaldığını hatırlıyordu. Sedova şunları yazmıştı: “Bu kısa sohbetler beni irite ederdi ve Lev Davidoviç de bunlardan hoşlanmazdı. Bana, ‘Kim bu müthiş zengin patron?’ diye sormuştu. ‘Öğrenmeliyiz. Nihayetinde, faşist eğilimleri olan bir vurguncu olabilir ve Sylvia’nın kocasıyla görüşmeyi tamamen bırakmak en iyisi olabilir…’” [36]

17 Ağustos’ta Mornard’la yaptığı görüşme, Troçki’nin kaygısını yoğunlaştırdı. Troçki, sadece on dakika sonra ofisinden çıkmıştı. Mornard’ın davranışından rahatsız olmuştu. Troçki, Mornard’ın ofise girdikten sonra şapkasını çıkarmadığını ve ardından masasının köşesine oturduğunu belirtmişti. Bu, Belçikalı olduğunu ve Fransa’da büyüdüğünü iddia eden bir adam için garip biçimde uygunsuz bir davranıştı. Troçki, Mornard’la sadece birkaç dakika geçirdikten sonra ziyaretçinin milliyetinden kuşku duymuştu. Isaac Deutscher’in anlattığı gibi:

O [Mornard-Jacson] gerçekte kimdi? Bunu öğrenmeliydiler. [Natalya], Troçki’nin “‘Jacson’ hakkında yeni bir şeyler sezdiğini, ancak bir sonuca henüz varmadığını ya da varmakta acele etmediğini” anlamıştı. Ama söylediği söz çok önemliydi: Eğer “Jacson” milliyeti konusunda onlara yalan söylüyorsa, bunu neden yapıyordu? Başka konularda da kendilerini aldatıyor muydu acaba? Hangi konulardı bunlar? Bütün bu sorular Troçki’nin kafasında yer etmiş olacaktı ki, iki gün sonra gözlemlerini Hansen’e de söyledi; aynı şüphelerin başkalarının kafasında da yer edip etmediğini anlamak istiyor gibiydi. [37]

Troçki’nin, Mornard’la sadece birkaç dakika yalnız kaldıktan sonra onun milliyeti hakkında kuşku duyması ve bir sahtekâr olabileceğinden şüphelenmesi, her ikisi de Fransız olan Alfred ve Maguerite Rosmer’in, Troçki’nin katili olacak adamla çok daha fazla zaman geçirdikleri halde neden benzer kuşkular duymadıklarını merak ettiriyor.

20 Ağustos Salı günü akşama doğru, Mornard, randevu almadan, yine Troçki’yi görmeye geldi. Joseph Hansen, Troçki’nin kendisine doğrudan ilettiği endişelere rağmen, Mornard’ın yerleşkeye girmesini onayladı. Hansen’in GPU ile olan bağlantıları, yaklaşık kırk yıl sonra açığa çıkacaktı. Hava ılık ve gökyüzü bulutsuz olmasına rağmen, Mornard şapka takıyordu ve yağmurluk taşıyordu. Paltonun içine bir bıçak, bir otomatik silah ve bir buz baltası gizlenmişti. Mornard’ın üstü aranmadı. Ofisine kadar Troçki’ye eşlik etmesine izin verildi. Troçki’ye, 17 Ağustos’ta sunduğu makalenin düzeltilmiş hali olduğunu iddia ettiği şeyi verdi. Troçki makaleyi okurken, Mornard, buz baltasını paltodan çıkardı ve Troçki’nin kafatasına vurdu. Troçki, ölümcül şekilde yaralanmış olmasına rağmen sandalyesinden kalktı ve saldırganla mücadele etti. Troçki’nin haykırışını duyan Harold Robins, koşarak çalışma odasına girdi ve suikastçıyı yakaladı.

Troçki, Meksiko’daki hastaneye giderken yolda bilincini yitirdi. Ertesi akşam Natalya’nın yanında hayatını kaybetti.

* * * * *

Troçki, suikasta uğramasından altı ay önce, 27 Şubat 1940’ta Vasiyet’ini yazmıştı. Metnin ölümünden sonra yayımlanması niyetindeydi. Çalışma kapasitesi azalmamış olsa da, Troçki uzun süre yaşayamayacağına inanıyordu. Her zaman var olan suikast tehdidine ek olarak, o sırada etkili bir tedavisi olmayan yüksek tansiyondan mustaripti. Vasiyet, “Stalin’in ve ajanlarının aptalca ve aşağılık iftiralarını” reddediyordu: “benim devrimci onurumun üzerinde tek bir leke bile yoktur.” [38] Gelecek devrimci kuşakların Stalin’in kurbanlarının saygınlıklarını iade edeceğine ve “Kremlin’in cellatlarına hak ettikleri gibi” davranacaklarına olan inancını ifade ediyordu. Troçki, yoğun bir duygu içinde, Natalya Sedova’ya şükranını sunuyordu: “Kader bana, sosyalizm davasının bir savaşçısı olma mutluluğunun yanı sıra, onun kocası olma mutluluğunu verdi.” [39] Troçki, daha sonra, yaşamına yol göstermiş olan amacı, ilkeleri ve felsefeyi gelecek kuşaklar için yeniden dile getiriyordu:

Bilinçli yaşamımın kırk üç yılı boyunca bir devrimci olarak kaldım; bunun kırk iki yılında Marksizmin bayrağı altında mücadele ettim. Her şeye yeni baştan başlamam gerekseydi, elbette ki şu ya da bu hatadan sakınmaya çalışırdım ancak yaşamımın ana ekseni değişmeden kalırdı. Bir proleter devrimci, bir Marksist, bir diyalektik maddeci ve dolayısıyla, uzlaşmaz bir ateist olarak öleceğim. İnsanlığın komünist geleceğine olan inancım, gençlik yıllarımda olduğundan daha az ateşli değil; aslında bugün çok daha sağlam. [40]

Troçki’nin insanlığı ve vizyonunun genişliği, Vasiyet’in sonuç kısmında eksiksiz ifadesini buluyordu:

Nataşa az önce avlu penceresinin önüne geldi ve havanın odama rahatça girebilmesi için camı biraz daha açtı. Duvarın dibindeki parlak yeşil çimen şeridini ve duvarın üzerinden açık mavi gökyüzünü ve her yerde güneş ışığını görebiliyorum. Yaşam güzel. Gelecek kuşaklar onu bütün kötülüklerden, baskılardan ve şiddetten arındırsınlar ve tadını doyasıya çıkarabilsinler. [41]

* * * * *

Troçki’nin öldürülmesinden bu yana seksen yıl geçti. Yine de zamanın akışı onun önemini hiç azaltmadı. Yirminci yüzyılın bu siyasi devinin gölgesi, yirmi birinci yüzyılda daha da büyük bir şekilde beliriyor.

Tarih, Troçki’yi haklı çıkardı ve düşmanlarının hakkından geldi. Stalinizm mabedi paramparça edildi. Stalin’in adı, bugün ve sonsuza dek, canice ihanetlerle bağlantılı olacak. Onun işlediği suçların Sovyetler Birliği’ne—siyasi, ekonomik ve kültürel olarak—verdiği zararın telafisi olanaksızdı. Stalin, yirminci yüzyılın en canavarca iki figüründen biri; kötülükte ancak Hitler’in geride bıraktığı, sosyalistleri topluca katleden bir karşıdevrimci olarak hatırlanacak. Troçki haklıydı: “Tarihin intikamı, en güçlü Genel Sekreterin intikamından çok daha korkunçtur.” [42]

Troçki’nin tarihteki yeri varlığını koruyor ve daha da büyüyor; çünkü çağdaş kapitalizmin ve emperyalizmin temel eğilimleri ve özellikleri, onun küresel kapitalist krizin dinamiğine ve küresel sınıf mücadelesinin mantığına ilişkin analiziyle örtüşüyor. Günümüz dünyasını anlamak için vazgeçilmez olan yazıları, yazıldıkları gün kadar tazedir. Troçki’nin hayatı ve mücadeleleri, insanlığın kurtuluşuna olan boyun eğmez bağlılığı, tarih boyunca yaşayacaktır.

Dünya, Lev Davidoviç Troçki’yi aşmış değil. Bizler, hâlâ, onun kapitalizmin can çekişmesi olarak tanımladığı çağda yaşıyoruz. Troçki’nin kapitalizmin krizine karşı ileri sürdüğü çözüm olan dünya sosyalist devrimi, kapitalist sistemin varoluşsal krizinden tarihsel olarak tek ilerici çıkış yolunu sağlıyor.

Ancak bu çözüm, devrimci önderlik krizinin çözülmesini gerektiriyor. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin, Troçki’nin ölümünün sekseninci yıldönümünü anarken kendisini yeniden adadığı görev budur.

Bitti

Dipnotlar

[1] “Once Again on the ‘Crisis of Marxism,” Writings of Leon Trotsky 1938–39 içinde (New York: 1974), s. 205
[2] The Death Agony of Capitalism and the Tasks of the Fourth International (New York: 1981), s. 1
[3] Marx-Engels Collected Works Cilt 5 (New York: 1976), s. 6
[4] Mieczyslaw Bortenstein (M. Casanova), Spain Betrayed: How the Popular Front Opened the Gate to Franco, Giriş: https://marxists.architexturez.net/history/etol/document/spain2/index.htm
[5] Age.
[6] Troçki’nin Que Faire’nin yazısından alıntısı: “The Class, The Party, and the Leadership,” The Spanish Revolution 1931–39 içinde (New York, 1973), s. 355
[7] Age., s. 355
[8] Age., s. 355–56
[9] Age., s. 357
[10] “The Class, the Party, and the Leadership,” The Spanish Revolution 1931–39 içinde (New York: 1973), s. 358
[11] Trotsky’s Diary in Exile 1935 (New York: 1963), s. 46, Vurgu özgün metinde.
[12] “The Class, the Party, the Leadership,” s. 361
[13] Age., s. 361–62
[14] Spain Betrayed, 21. Bölüm: https://marxists.architexturez.net/history/etol/document/spain2/index.htm
[15] Age., 21. Bölüm: https://marxists.architexturez.net/history/etol/document/spain2/index.htm
[16] “The Class, the Party, the Leadership”, s. 364
[17] Stalin: An Appraisal of the Man and His Influence, çev. Alan Woods (Londra: 2016), s. 663
[18] Age., s. 671
[19] Age., s. 671
[20] Age., s. 671
[21] Age., s. 671
[22] Age., s. 671
[23] Age., s. 667
[24] Age., s. 667
[25] Age. s. 689 [Özgün Rusça metnin İngilizce çevirisinde, biyografinin İspanyolca baskısında düzeltilmiş bir hata var. Burada göründüğü haliyle metin, düzeltmeyi içermektedir.]
[26] Walter Benjamin, Pasajlar (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002), s. 41, çev. Ahmet Cemal
[27] Age., s. 42
[28] Walter Benjamin Selected Writings, Cilt 4: 1938–1940 (Cambridge ve Londra, 2003), s. 392
[29] Stalin, s. 682
[30] Age., s. 682
[31] Age., s. 683
[32] Age., s. 682
[33] Age., s. 689
[34] Age., s. 689
[35] Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Trotsky’s Assassin At Large (Labor Publications, 1977), s. 16
[36] Victor Serge ve Natalya Sedova Troçki, The Life and Death of Leon Trotsky (New York, 1975), s. 265
[37] Kovulan Sosyalist, Troçki, (İstanbul: Ağaoğlu Yayınevi, 1974), s. 579, düzeltilmiş çeviri
[38] Writings of Leon Trotsky 1939–40, s. 158
[39] Age., s. 158
[40] Age., s. 158–59
[41] Age., s. 159
[42] Stalin, s. 689