Beyrut’ta çatışmalar yaşanırken egemenler patlamaya yönelik öfkeden yararlanmaya çalışıyor

Jean Shaoul
11 Ağustos 2020

Cumartesi günü, üst üste üçüncü gün, binlerce kişi Salı günü ölüm saçan liman patlamasına yönelik öfkelerini göstermek için Beyrut’un Şehitler Meydanı’nda toplandı.

Protestocular, faciadan plütokratları sorumlu tuttular. İşçilerin işsizlik, durmadan derinleşen yoksulluk, sürekli elektrik kesintileri ve her tarafa yığılı çöpler ile karşı karşıya olduğu koşullarda tiksindirici bir lüks içinde yaşan bu zenginler, ülkeyi onlarca yıldır yönetiyor.

Patlama en az 158 kişinin ölümüne, 6 bin kişinin de yaralanmasına yol açtı. Çoğu liman işçisi olan 100 kişi kayıp. Şehrin nüfusunun yüzde 12’si, yani yaklaşık 300 bin insan evsiz kaldı. Patlama, binaları havaya uçurdu ve mahalleleri aleve verdi. Yetkililer, zararın 10 ila 15 milyar dolar arasında olduğunu tahmin ediyor.

Beyrut, Lübnan’daki protestocular, 9 Ağustos 2020 (AP Photo/Hussein Malla)

Görünüşe göre 2.750 ton amonyum nitratın depolandığı hangarın kapısındaki kaynak işinden çıkan feci yangın önlenebilirdi. Ortaya çıkan durum, art arda gelen hükümetlerin ve egemen seçkinlerin sergilediği canice ihmalin ve vurdumduymazlığın sonucuydu. Yetkililer, özellikle Çin’in Tianjin limanında 2015’te meydana gelen ve 173 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açan benzer bir patlamadan sonra, yıllardır söz konusu malzemenin doğurduğu tehlikeler hakkında yapılan uyarıları görmezden geldiler.

Lübnan’ı yöneten milyarderler ve milyonerler, 2014 yılında el konulan bu güçlü kimyasal maddenin, kurallara uygun güvenlik kontrolleri olmadan yaşam alanlarına yakın yerde depolanmasına izin verdiler.

Patlama, Lübnan, Suriye ve Ürdün için başlıca yük giriş noktasını enkaz haline getirdi. Buna, normalde ülkedeki tahılın yüzde 85’inin bulunduğu hububat terminali ve silolar da dahil ve bu durum, on milyonlarca insan için bir gıda krizi tehdidi yaratıyor.

Sokak gösterileri, geçtiğimiz Ekim ayında ekonomik sıkıntılara, hükümetin yolsuzluğuna ve ülkedeki mezhepsel siyasi sisteme karşı protestoların bir devamı gibi görünebilir. Bu protestolar, koronavirüs pandemisi kısıtlamalarının ortasında sönümlenmişti. Ancak son gösterilere, Hristiyan ve Sünni partilerinin ve eski generallerin katılımı damgasını vurdu. Washington’ın ve Riyad’ın Lübnan’daki adamı olan ve geçtiğimiz yıl kitlesel muhalefet karşısında istifa etmek zorunda kalan eski başbakan Saad Hariri, onların önderidir.

Gösterilerde Lübnan ulusal bayrağı ve Ekim’deki “Devrim”i öven dövizler ön plandaydı. Bazıları ülkenin yöneticilerine bir uyarı olarak darağaçları kurarken, “ilmikleri hazırlayın” etiketi patlama yaptı. Bazı göstericiler bütün plütokratlarla hesaplaşma çağrısı yaparken, diğerleri özellikle İran destekli İslamcı parti Hizbullah’ı hedef aldılar. Hizbullah’ın bloku, meclisteki en büyük blok ve bu durum Şiilerin sayısal olarak baskın konumunu yansıtıyor (nüfusun yüzde 40’ı). Protestocular, örgütün lideri Hasan Nasrallah’ın temsili bir kuklasını yaktılar.

Akşam saatlerinde güvenlik güçleriyle sert çatışmalar çıktı. Güvenlik güçleri, protestocuların hükümet binalarının önündeki bariyerleri aşmasını engellemek için göz yaşartıcı gaz ve plastik mermiyle saldırması sonucunda en az 238 kişi yaralandı. Bir polis, düşme sonucu öldü.

Al-Jazeera’ye göre, emekli subayların önderlik ettiği bir grup gösterici, dışişlerini basarak burayı “devrim karargâhı” ilan etti. Ordu tarafından dışarı çıkarılmadan önce, Hizbullah’ın hükümetteki rolünü destekleyen Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı portresini indirdiler. Bu, Lübnan yasalarına göre Hristiyan olması gereken cumhurbaşkanını değiştirmeyi hedefledikleri izlenimi uyandırdı.

Göstericiler, enerji ve ekonomi bakanlıklarının yanı sıra Lübnan Bankalar Birliği’ne de girdiler.

Hariri’yi açıkça iktidara dönmeye davet edemeyen bu güçler, “insani ve ekonomik krizi çözmek” ve yeni bir seçim yasası temelinde, üç yıl kadar bir süre içinde seçimlere zemin hazırlamak için, “potansiyel olarak ordunun başında olduğu”, bankerleri ve diğer iş dünyası figürlerini içeren geçici bir “kurtuluş” hükümeti oluşturma çağrısı yapıyor. Onların hedefi, emperyalizmin hizmetinde, plütokrasinin doğrudan egemenliğini restore etmek ve Lübnan ile Suriye’deki “gangsterler”in (Hizbullah için kullanılan bir ifade) etkisini yok etmektir.

Başbakan Hasan Diab’ın gerilimleri yatıştırmak için erken seçim çağrısı yapmasından sonra da göstericiler protestoları sürdürmeyi taahhüt ettiler. Diab, Hariri’nin istifaya zorlanmasından sonra, Ocak ayında hükümetin başına bir “teknokrat” olarak atanmıştı.

Diab, ülkedeki krizden tek çıkış yolunun iki ay içinde yeni seçimler düzenlenmesi olduğunu söyledi. Başbakanın bu açıklaması, seçim sürecini hızlandırmak isteyen bazı Hristiyan milletvekillerinin ve Enformasyon Bakanı Manal Abdel Samad’ın istifasının ardından geldi. Diab, amonyum nitrattan haberleri olduğu suçlamasıyla 19 yetkiliyi ev hapsine aldı ya da seyahat yasağı getirdi. Bu yetkililerin birçoğunun ismi açıklanmadı ancak aralarında liman ve gümrük yetkilileri, yargıçlar ve eski bakanlar bulunuyor. Bazı yetkililerin de banka hesapları donduruldu.

Cumhurbaşkanı Avn, patlamaya ilişkin bir soruşturma başlattı. Bir “dış müdahale” olup olmadığını inceleyecek olan soruşturmanın birkaç gün içinde sonuçlandırılacağı söylendi. Yorumcular, depoda Hizbullah’a ait patlayıcıların bulunduğunu ve bunun da İsrail’in hava saldırısına neden olduğunu iddia ederek sorumluluğu Hizbullah’a yüklemeye çalıştılar.

İsrail’in planlı suikastlar, siber saldırılar ve karşıtlarına yönelik başka saldırılarla dolu tarihi dikkate alındığında, bir İsrail saldırısına ilişkin bu tür kuşkular anlaşılır olmakla birlikte, bu iddiayı destekleyen herhangi bir kanıt bulunmuyor. İhtilaflı Şebaa Çiftlikleri yakınında Hizbullah ile kısa süre önce yaşanan bir sınır olayında, çatışmanın tırmanmasını önlemek için İsrail kuvvetlerine, görülmemiş bir şekilde, saldırganları vurmama emri verildi. Bu, Tel Aviv’in bu aşamada Hizbullah ile yeni bir savaş istemediğine işaret ediyordu.

Yine de, patlamada Hizbullah’ın parmağı olduğuna ilişkin teoriler, Washington, Paris ve Riyad güdümündeki siyasi grupların dikkati uzaklaştırma gibi belirli bir amaca hizmet etmektedir. Bu grupların tamamı, bir patlayıcı dağının altı yıl boyunca limanda tutulmasının sorumluluğunu reddetti.

Eski sömürgeci gücün temsilcisi olan ve “sarı yelek” protestolarını ezen Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, ülkedeki bu entrikalarda önemli bir rol oynuyor. Macron, patlamadan sonra ülkeyi ziyaret eden ilk uluslararası figür oldu. Yardım sunma bahanesiyle, egemen seçkinlerin işçi sınıfına karşı bir siyasi darbesini düzenlemeye ve Lübnan ve Suriye’deki siyasi ve askeri bir güç olarak Hizbullah’ın bertaraf edilmesini organize etmeye çalışıyor.

Macron, patlamaya yönelik uluslararası bir soruşturma yürütülmesi çağrısında bulundu. Macron, muhtemelen, 2005’te eski Lübnan başbakanı, milyarder Refik Hariri’yi ve beraberindeki 21 kişiyi öldüren bombayı yerleştirme suçlamasıyla Hollanda’da BM-destekli bir özel mahkeme tarafından Hizbullah’ın alt düzey dört üyesinin gıyabında yapılan 700 milyon dolarlık düzmece “yargılama”yı model almaktadır. Bu mahkeme bulgularını yakında açıklayacak.

Hafta sonu BM ile uluslararası bir sanal konferansın eş başkanlığını yapan Macron, yardımın “radikal siyasi reform” şartına bağlı olduğunu vurguladı. Macron, “Lübnan politikasına asla müdahale etmeyeceğini” iddia ederken, “baskı” yapabileceğini söyledi.

Paris’e dönerken televizyona açıklama yapan Macron, Fransa’nın rolünü oynamaması halinde, “İran, Suudi Arabistan veya Türkiye gibi diğer güçler müdahale edebilir,” diyordu.

İşçi sınıfını birleştirecek bir perspektif ileri süren bir devrimci önderliğin yokluğunda, sürekli genişleyen krizin içine çekilen işçi, gençlik ve orta sınıf kesimlerin haklı öfkesinin başka bir kleptokratlar grubunun (bu kez, muhtemelen generallerin önderlik ettiği bir grubun) arkasına kanalize edilmesi, ciddi bir tehlike olarak durmaktadır.

Lübnanlı işçilerin ve gençlerin taleplerinin, bölge genelinde, Avrupa’da, ABD’de ve başka yerlerde ayağa kalkan işçilerin talepleri için de olduğu gibi, siyasi önderlerinin talepleriyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Lübnanlı işçilerin ve gençlerin talepleri, uluslararası sınıf kardeşleriyle birlikte kapitalizmi yıkmak ve Ortadoğu ve dünya genelinde sosyalizmi inşa etmek amacıyla birleşik bir mücadele verilmesi dışında elde edilemez.