ABD tırmanan kriz karşısında Çin’e saldırıyor

20 Temmuz 2020

Bu hafta, ABD’nin Çin’e karşı savaş yöneliminde büyük bir tırmanışla damgalandı. İçeride derinleşen bir ekonomik ve toplumsal krizle karşı karşıya olan ve seçim anketlerinde gerileyen Başkan Trump, potansiyel olarak patlayıcı birçok konuda Çin’in saldırgan bir şekilde üstüne gidiyor.

Bu yönde kaygı verici bir işaret olarak, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, bu hafta Çin’in, sözde daha küçük devletlere “zorbalık etmesini” ve “uluslararası kurallara dayanan sistemi” hiçe saymasını kınayarak, Güney Çin Denizi’ndeki neredeyse bütün hak iddialarını resmen “yasa dışı” ilan etti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddialarına itiraz eden bölge ülkelerinin hak iddialarına ilk kez resmi olarak taraf olması anlamına geliyor.

Söz konusu ikiyüzlülük sarsıcı düzeydedir. ABD, Pompeo’nun Çin’i kınamak için sarıldığı yasayı, yani BM’nin Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni onaylamayı reddetmektedir. Kurallara dayalı denilen sistem ise, Washington’ın başkaları için belirlediği ve istediği zaman çiğnediği uluslararası hukuk kurallarıdır. ABD’nin, yasa dışı istilaları, askeri müdahaleleri ve darbeleri kapsayan emperyalist haydutluğunun sicili, yüzyıldan eskiye uzanmaktadır.

Pompeo’nun açıklaması, ABD’nin Güney Çin Deniz’deki askeri varlığında çarpıcı bir artışa zemin hazırlamaktadır. Pekin, bu bölgenin, herhangi bir uzlaşmaya yer olmayan “temel çıkarı” olduğunu ilan etmiştir. Bu ayın başlarında, ABD Donanması “yüksek donanımlı” savaş oyunları düzenledi. Oyunlara, bu stratejik sularda, güney Çin’de bulunan son derece önemli askeri üslerine kışkırtıcı düzeyde yakın mesafede bulunan iki uçak gemisi saldırı grubu katıldı. Bu hafta, Pompeo’nun açıklamasını vurgulamak için, Güney Çin Denizi’nde Çin’in kontrolünde bulunan adacıklara yakın mesafede bir başka “denizcilik özgürlüğü” operasyonu düzenlendi.

Trump, Salı günü düzenlediği basın toplantısında, Hong Kong’a yönelik bir dizi cezalandırıcı adım açıklayarak, yönetiminin Çin’e karşı savaşçı tutumunu pekiştirdi. Atılan adımlar arasında, Çin topraklarına yönelik tercihli ticaret anlaşmasının sona erdirilmesi ve hassas teknolojilerin ihracatının yasaklanması da var. Trump ayrıca Hong Kong Özerklik Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, Hong Kong’da yeni bir ulusal güvenlik kanunu uygulamaya koyan Çinli yetkililere yaptırım getirilmesine zemin hazırlıyor.

Trump yönetimi, Çin’in batısındaki Sincan’da bulunan Müslüman Uygurlara ve Tibet içinde yapıldığı iddia edilen insan hakları ihlalleriyle alakalı Çinli yetkililere de kısa süre önce yaptırımlar getirdi. Çin Komünist Partisi (ÇKP) yaygın biçimde, özellikle de işçi sınıfına karşı polis devlet önlemlerine başvuruyor olmakla beraber, ABD’nin Hong Kong, Sincan veya Tibet’te yaşayan halkların demokratik haklarıyla ilgili en ufak bir kaygısı söz konusu değildir. Aksine, Washington, iyi bilinen bir yöntemle, yağmacı çıkarlarını ilerletmek için “insan hakları” konusunu kötüye kullanıyor. Buradaki amacı, küresel egemenliğine yönelik başlıca tehdit olarak gördüğü rakibini zayıflatıp parçalamaktır.

Trump, basın toplantısında, sürekli tekrarladığı doğrulanmamış iddiaları ve apaçık yalanları yineleyerek Çin’e şiddetle saldırdı. Çin’i, Amerikan teknolojilerini “çalmak”, “fabrikaları yağmalamak” ve Amerikan ekonomisini “kazıklamak” ile suçladı. Trump, dikkatleri kendi yönetiminin COVID-19 pandemisi karşısında izlediği ve yaklaşık 140 bin Amerikalının yaşamına mal olan canice ihmal politikasından saptırmak için, tek bir kanıt göstermeden, Çin’i bir kez daha “virüsü gizlemek ve dünyaya yaymak” ile suçladı.

Trump’ın bağlantısız ve zaman zaman da tutarsız yorumları, görünüşte başkanlık seçimindeki olası Demokrat rakibi Joe Biden’ı hedef alıyordu. Ne var ki, Trump’ın ve Biden’ın birbirlerini Çin konusunda “zayıf” olmakla suçluyor olması, ABD’nin Pekin’i hedef alan saldırganlığının iki partinin desteğine sahip olduğunun altını çizmektedir.

Trump, Obama yönetiminin, Çin’i Amerikan çıkarlarına tabi kılmayı amaçlayan “Asya’ya dönüş” politikasını sürdürüp hızlandırmıştır. Financial Times’ın bir yorumcusunun bu hafta belirttiği gibi: “Washington’da olmak, bir ulusun Çin’e karşı ürkütücü bir şekilde az tartışmayla açık uçlu bir çatışmaya kaydığını hissettiriyor.”

Trump, Çin’e karşı adımlarını neredeyse her gün şiddetlendiriyor. New York Times, bu hafta, Beyaz Saray’ın, Çin Komünist Partisi’nin 90 milyon üyesine ve ailelerine eşi görülmemiş bir seyahat yasağı getirmeyi düşündüğünü yazdı. Bu olağanüstü önlem, dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin tüm yönetimine ve siyasi aygıtına yaptırım getirilmesi anlamına gelecek. Daha önce Müslüman ülkelerden ABD’ye seyahati yasaklamak için ırksal bir temelde kullanılmış olan yasa, Çin’e karşı açıkça siyasi bir hamlede bulunmak için kullanılabilir.

Çin’in misillemesine yol açacağı hesap edilerek bu tür aşırı önlemlere başvurulması, Washington’daki krizin derinliğini ve sadece Trump yönetiminin değil ama bütün bir siyaset kurumunun her şeyi göze aldığını göstermektedir. Çeyrek yüzyılı aşkın süredir Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da ve Orta Asya’da acımasız askeri işgaller yoluyla egemenliğini hakim kılmakta başarısız olan ABD emperyalizmi, bir nükleer güçle, tüm dünyayı içine çekecek bir savaşa doğru gözü kapalı bir şekilde koşuyor.

COVID-19 pandemisi, kapitalizmin temel çelişkilerini gözler önüne sermiş ve şiddetlendirmiştir. Sınıf mücadelesinin dünya çapında canlanmasının ortasında, Trump yönetimi, ülke içinde artan toplumsal gerilimleri pervasızca bir dış düşmana doğru yöneltmeye çalışan tek hükümet değildir.

Endişeli yorumcular yeni bir Soğuk Savaş uyarısında bulunuyor olsa da, Washington ile Pekin arasındaki cepheleşme, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabetin bir tekrarı olmayacak. Tarihi bir gerilemeyle karşı karşıya bulunan Amerikan emperyalizmi, varoluşuyla küresel egemenliğini tehdit eden ve yükselen bir ekonomik güç ile “barış içinde bir arada yaşama”ya tahammül edemez.

ABD’nin her cephede –diplomatik, ekonomik ve askeri olarak– saldırganca meydan okuyup altını oymaya çalıştığı Pekin ise herhangi bir ilerici çözüme sahip değildir. Ülkenin aşırı zengin kapitalist seçkinlerini temsil eden ve kendisi de bir toplumsal saatli bombanın üzerinde oturan, kırılgan durumdaki Çin Komünist Partisi rejimi, bir yandan insanlık için yalnızca felaketle sonuçlanabilecek tehlikeli bir silahlanma yarışı yürütürken, diğer yandan Washington’ı yatıştırmak için nafile girişimlerde bulunuyor. Pekin yönetimi, savaşa gidişi durdurabilecek olan tek toplumsal güce, uluslararası işçi sınıfına herhangi bir şekilde seslenmekten tamamen acizdir.

Dünya savaşına doğru hızlanan kayış, kuşkusuz tüm dünyada işçilerden ve gençlerden muhalefete yol açacaktır. Ancak bu muhalefetin, sosyalist bir program temelinde, kapitalist sistemi yıkma ve dünyanın rakip ulus devletlere bölünmüşlüğüne son verme amacıyla, işçi sınıfının savaş karşıtı uluslararası birleşik hareketi biçiminde birleştirilmesi gerekiyor. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin uğruna mücadele ettiği perspektif budur.

Peter Symonds