Türkiye COVID-19 vaka sayısında Çin’i geride bırakırken salgın işçileri vuruyor

Ulaş Ateşçi
24 Nisan 2020

Doğrulanmış COVID-19 vaka sayısı bakımından Çin’i ve İran’ı geride bırakan Türkiye, Asya’da en çok vakaya sahip ülke oldu. Başından itibaren hükümetin önceliği üretimi, ihracatı ve kârları korumak için zorunlu olmayan sektörlerde işçilerin çalışmaya devam etmesini sağlamak olduğu için, işçiler toplumda salgından en sert etkilenen kesim oldular.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), zorunlu olmayan sektörlerde üretim ve çalışma faaliyetlerinin durdurulması ve çalışanların ücretli izinli sayılması talebini tekrarladığı 16 Nisan tarihli açıklamayla uyarılarını yinelerken, hükümet bu uyarıları görmezden gelmeye devam ediyor; işyerlerinde COVID-19 vakaları hızla artarken, bankaların ve büyük şirketlerin çıkarlarını koruyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti 11 Nisan’da 30 büyükşehirde ve Zonguldak’ta hafta sonuyla sınırlı sokağa çıkma yasakları başlatıp, 23-26 Nisan tarihleri arası dört gün sokağa çıkma yasağı ilan ederken, bu önlemler göstermelik ve etkisiz kalıyor. İstanbul Tabip Odası, sınırlı sokağa çıkma yasağının ertesinde sokağa çıkan insan sayısının arttığı uyarısında bulundu. Dahası, metal, inşaat, tersane ve tekstil gibi gerekli olmayan sektörlerdeki birçok fabrika ve işyeri, özel izinlerle açık kalmaya devam ediyor.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, geçtiğimiz hafta NTV’de, hükümetin daha uzun bir karantina kararını reddetmesini, “Bunun ekonomiye maliyeti çok daha ağır olurdu,” diyerek açıkladı. Bu, eşi görülmemiş bir salgın krizinin ortasında kapitalist egemen sınıfın çıkarlarını korumak için binlerce işçinin kurban edilebileceği anlamına gelmektedir.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), geçtiğimiz Cuma günü, 11 Mart-10 Nisan tarihleri arasında işyerlerinden bildirilen COVID-19 vakalarını açıklayan bir rapor yayımladı. Ulaşılabilen işyerlerini ve işçileri kapsayan rapora göre, 159 farklı işyerinde en az 855 işçinin testleri pozitif çıkmış, 52 işçi de COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetmişti. Rapor ayrıca, bu süre zarfında, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, işyerinde vaka görülmesine rağmen üretimin devam etmesine ya da gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmamasına karşı ülke genelinde en az 30 farklı işyerinde iş bırakma eylemleri gerçekleştiğini aktarıyor.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’nun hazırladığı rapora göre ise, İstanbul’da 2.279 işçinin koronavirüs testi pozitif çıkarken en az 28 işçi hayatını kaybetti. Raporda, çeşitli sektörlerin yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediyesi, işçiler arasındaki 477 vaka ve 5 ölüm ile öne çıkıyor.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) da, salgının kendi üyeleri arasındaki etkisini araştırdığı bir rapor yayımladı. Rapora göre, “17 Nisan 2020 itibariyle toplam vaka sayısının Türkiye nüfusuna oranı binde 0,9 iken, 15+ yaş içinde vaka oranı binde 1,2, DİSK üyeleri arasında binde 2,8’dir.” Rapor, en az 378 DİSK üyesinin COVID-19 testinin pozitif çıktığını ve dört üye işçinin hayatını kaybettiğini belirtiyor. Dev Yapı-İş Avrupa yakası temsilcisi ve Galataport’ta inşaat işçisi olan 33 yaşındaki Hasan Oğuz, hayatını kaybeden işçiler arasındaydı.

DİSK, raporunda, yaklaşık 135.000 üyeye sahip olmasına rağmen ülke genelinde sadece 1.249 işçinin çalıştığı 11 işyerinde üretimi durdurduğunu itiraf ediyor. Halbuki sendika yönetimi, 30 Mart’ta yaptığı açıklamada, hükümetin 48 saat içinde gerekli adımları atmaması halinde tehlikeli koşullarda çalışmama hakkını kullanacağını ilan etmişti.

DİSK ve diğer sendika konfederasyonları, bu süreçte işçi sınıfına karşı hükümet ve büyük sermaye ile açıkça işbirliği yapmaktadır. Fabrikalarda, işyerlerinde ve mahallelerde işçilerin karşı karşıya olduğu kritik sorun, kendilerini korumak ve sadece salgınla değil hükümetle de mücadele etmek için bağımsız taban komiteleri inşa etmektir.

Sağlık Bakanlığı Türkiye’deki ilk vakayı 11 Mart’ta açıklarken, 20 Nisan’da toplam vaka sayısı 90.000’i, resmi ölü sayısı ise 2.000’i geride bıraktı. 10 Nisan’da ise 45.000 vaka ve yaklaşık 1000 ölüm vardı.

Devlet yetkilileri Türkiye’nin COVID-19’dan görece düşük ölüm oranıyla övünmeye devam etseler de, yaygın biçimde bu sayıların gerçeğin çok altında olduğuna inanılıyor. TTB, Sağlık Bakanlığı’nı, ölü sayısını hesaplamak için Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen kodları kullanmamakla suçluyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, daha önce, İstanbul’daki ölüm sayılarını önceki yıllarla kıyaslayan bir çalışmayı aktarmıştı. Söz konusu araştırma, 11 Mart-7 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da önceki yıllardaki aynı döneme kıyasla ölü sayısında 1.500 kişilik bir artış olduğunu gösteriyordu. New York Times da yayımladığı bir haberde, Türkiye’deki “gerçek ölü sayısı çok daha büyük olabilir” diyor ve sadece İstanbul’da, “önceki iki yılın haftalık ortalamaları temel alındığında, 9 Mart’tan 12 Nisan’a kadar beklenenden yaklaşık 2.100 daha fazla ölüm kayda geçirildi,” diye belirtiyor.

Sağlık emekçileri arasındaki durum da giderek kötüleşiyor. İstanbul Tabip Odası, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “İstanbul’da bugüne kadar enfekte olan sağlık çalışanı sayısı 2.000’e yaklaştı” diye belirtti ve hayatını kaybeden meslektaşlarının sayısının dokuza yükseldiğini açıkladı. Açıklama, “sağlık kuruluşlarında maske, önlük, eldiven gibi koruyucu donanım eksikliğinin ilk haftalara göre azalmakla birlikte” devam ettiğini belirtirken, maske satışının yasaklanmasıyla birlikte halkın maske bulamamasının yarattığı sıkıntı da eleştirildi. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Salı günü yayımladığı araştırmasında, “ülke genelindeki pozitif tanılı sağlık emekçisinin 8 binden fazla olduğunu öngörmekteyiz,” diyordu.

İstanbul Aile Hekimliği Derneği yetkilisi Dr. Mustafa Tamur, Pazar günü Twitter hesabında şunları yazdı: “Bugüne kadar İstanbul’da hiçbir aile hekimine tek bir tulum ya da gözlük verilmedi. 200’e yakın çalışanımız corona pozitif. İki hekimimiz yoğun bakımda. Ve birini de kaybettik.”

Türkiye’de her gün resmi olarak 4.000’den fazla yeni vaka ve 120 dolayında ölüm bildirilirken, hükümet ve medya, dünya genelinde hükümetlerin hız kazanan işe geri dönme kampanyasıyla uyumlu bir şekilde, işler yolundaymış gibi göstermeye çalışıyor.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 14 Nisan’da virüsün yayılma hızını kontrol altına aldıklarını iddia etmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Pazartesi günü yaptığı açıklamada Mayıs ayı sonunda normale dönülmesini beklediğini söyledi: “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini, ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkân sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır.”

İşçiler, sadece vaka ve ölüm bakımından değil, salgının ilk sonuçları açısından da halkın en kötü etkilenen kesimini oluşturuyorlar.

Ekonomist Mustafa Sönmez, 9 Nisan’da Al-Monitor’de yayımlanan yazısında, Türkiye’deki işsiz sayısının bu süreçte yaklaşık 3 milyon artarak 7,5 milyona çıktığını hesaplamış ve bu sayının 10 milyona kadar çıkabileceğini belirtmişti. Pazartesi günü açıklanan resmi sayılara göre, büyük çoğunluğunu küçük ölçekli firmaların oluşturduğu, 3 milyondan fazla işçinin çalıştığı 270 bin firma kısa çalışma ödeneğine başvurmuş durumda. Dahası, hükümetin çıkardığı yeni yasa, şirketlere işçileri üç veya altı aya kadar günde 39 lirayla ücretsiz izne çıkarma olanağı tanıyor.

Sınıfsal bölünmelerin giderek açığa çıktığı ve işçilerin hükümetin izlediği politikaya öfkesinin arttığı koşullarda, Erdoğan hükümetinin başlıca önceliği salgını kontrol altına almaktan çok aşağıdan gelen tehdittir. Erdoğan’ın, “kamu düzeninin bozulmaması”nı hükümetin salgın sırasındaki önceliklerinden biri olarak saymasının nedeni budur. Doğrusu salgın, işçi sınıfının devrimci mücadele yoluyla mevcut düzeni sosyalizm ile değiştirmesinin, milyonlarca insanı korumanın ve herkesin en temel gereksinimlerini sağlamanın tek yolu olduğunu açıkça göstermiştir.