Salgın, kâr ve kapitalistlerin acıyı ve ölümü meşrulaştırması

20 Nisan 2020

Trump yönetiminin, tehlikeli koşullara rağmen işyerlerinin hızla açılmasını ve işe geri dönmenin dayatılmasını meşrulaştırmaya hizmet edecek bir dizi “yönerge” açıklaması, ABD’de COVID-19 salgınının yayılmasıyla mücadelede sağlığa ve insan yaşamını korumaya öncelik verme yönünde sistematik ve eşgüdümlü bir çaba gösterme numarasına nokta koyuyor.

Trump yönetiminin organize ettiği şekilde erkenden işbaşı yapılması, önümüzdeki aylarda kapsamlı bir test ve temas takibi programıyla desteklenen titiz bir sosyal mesafe programının uygulanması durumunda önlenebilecek sayısız ölüme yol açacaktır.

Trump’ın duyurusunu meşrulaştırmak için örnek gösterilebilecek bilimsel bir analiz şöyle dursun, tek bir olgusal kanıt bile söz konusu değildir. Önde gelen epidemiyolojistler, Beyaz Saray’ın kullandığı istatistiksel modelin geçerliliğine açıkça karşı çıktılar. Fred Hutchinson Kanser Merkezi’nden epidemiyolojist Ruth Etzioni, tıp dergisi STAT’a, Washington Üniversitesi Sağlık Ölçüm ve Değerlendirme Enstitüsü’nün (IHME) tahminleriyle ilgili olarak şunları söyledi: “IHME modelinin değişmeye devam etmesi, bir tahmin aracı olarak güvenilirlikten yoksun olduğunun kanıtıdır. Bunun politika kararları için kullanılması ve sonuçlarının yanlış bir şekilde yorumlanması, gözlerimizin önünde gelişen bir saçmalıktır.”

Salgın korkunç bir bedel ödetiyor. Trump’ın açıklamasından önceki 24 saat içinde COVID-19 salgını ABD’de 4.591 cana mal oldu. Bu sayı, ondan önceki 24 saatte meydana gelen 2.569 ölümden yüzde 75 fazladır. Son üç günde ülke genelinde ölü sayısı 26.000’den 36.000’e yükseldi.

Resmi rakamların toplam ölü sayısının oldukça altında olduğu yaygın kabul görüyor. İki farklı huzurevinde yaşlı hastaların cesetlerinin bulunması, resmi ile gerçek ölü sayısı arasındaki uçurumun sadece en ürkütücü örnekleridir. Gelinen noktada, hastanelerin dışında COVID-19 hastalığı teşhis edilmeden ya da salgınla ilişkili nedenlerden ölen insanlarla ilgili güvenilir bir hesaplama yoktur.

Bu, küresel bir salgındır. Bu yazı kaleme alınırken 2.216.000 vaka ve 151.000 ölüm vardı. Bu istatistikler de ABD’dekilerden daha güvenilir değildir. Daha önceden bildirilmiş olan rakamlar halihazırda yukarı yönlü değiştiriliyor.

Yönergelerin duyurulması sırasında, Trump’ın apaçık cehaleti ve gangster benzeri kişiliği, tüm konuşmalarına hakim olan sosyopatik ve genel olarak çürük havaya katkıda bulunmuştur. Fakat Trump’ın politikaları sadece bir bireyin politikaları değildir. Takdim edilen politikaların canice biçimi, Trump’ın hizmet ettiği sınıfın ekonomik ve toplumsal çıkarları eliyle belirlenmektedir.

Mali sektör ve şirket oligarşisi açısından salgın, her şeyden önce bir ekonomik kriz olarak görülmektedir. Başından itibaren oligarşinin temel kaygısı; potansiyel can kaybı değil, mali piyasaların istikrarsızlaşması, işçiden kâr çıkarma sürecinin kesintiye uğraması ve elbette, oligarşi üyelerinin kişisel servetlerinde ciddi azalmalar olmasıydı.

Trump yönetimi Şubat ve Mart aylarında krizin ciddiyetini açıkça önemsiz gibi gösterirken, Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası (Fed) yetkilileri, büyük bankalara danışarak, 2008 mali çöküşünü izleyen kurtarma paketini gölgede bırakacak trilyonlarca dolarlık bir kurtarma paketinin biçimlendirilip uygulanması üzerinde çalışıyordu.

Mart ayının ilk üç haftasında, haberlerde, salgının dünya genelinde ve ülke içinde halk sağlığına yönelik etkisi ön plandaydı. Halkın dikkati, yolcu gemilerindeki drama, İtalya’daki ölümlere ve Washington’daki vakalara ilişkin ilk haberlere odaklanmıştı. Trump’a rağmen, acilen karantina uygulanması ve zorunlu olmayan işyerlerinin kapatılması gerektiği, yaygın kabul görmüştü.

19 Mart’ta “CARES Yasası” Senato’ya sunuldu. Tüm mali sektöre yönelik bu kurtarma paketinin hızla geçmesi zor değildi. Gerçekten de, Kongre’deki siyasi hizmetçileri tarafından bilgilendirilmiş olan şirket yöneticileri, Wall Street’teki düşüşten, CARES Yasası’nın geçmesini büyük bir yükselişin izleyeceği beklentisiyle milyarlarca dolarlık hisse senedi geri satın almak için yararlandılar.

CARES Yasası yürürlüğe girer girmez, medyanın odak noktası, işe geri dönülmesi yönünde saldırgan bir kampanyaya doğru kaymaya başladı. Herhangi bir erteleme söz konusu olamazdı. Fiktif sermayedeki büyük artış –dijital olarak yaratılan 2 trilyon dolardan fazla borç– bir aydan kısa bir süre içinde Merkez Bankası’nın bilançosuna eklenecekti. Buna önümüzdeki aylarda trilyonlarca dolar daha borç eklenecek. Bu, son tahlilde, işçi sınıfının emek gücünün sömürüsü yoluyla karşılanması gereken gerçek değer üzerinde hak talebini temsil eder. Devletin onayıyla fiktif sermaye yaratılmasından doğan borç ne kadar büyük olursa, kâr elde etme sürecinde halk sağlığıyla ilgili hususlara dayanan kısıtlamalara hızla son verilmesi talebi de o kadar acil olur.

Bu yüzden, 22 Mart’ta, CARES Yasası geçmek üzereyken, New York Times’ın (NYT) önde gelen köşe yazarı Thomas Friedman, işe geri dönme kampanyasını başlatarak, “Kendimize ne halt ettiğimizi sanıyoruz? Ekonomimize? Gelecek neslimize?” diye haykırıyor ve “kısa bir süre için bile olsa, kaş yapayım derken göz çıkarmayalım?” diye yazıyordu.

Son cümle, sonraki haftalarda giderek daha dayatmacı hale gelen bir kampanyanın sloganı oldu. İnsan hayatının korunmasıyla ilgili kaygılara karşı argümanlar giderek arsızlaştı. Salgınla etkin mücadeleyi önleyen sosyoekonomik çıkarları sorgulamaktan kaçınan NYT, insanların acı çekmesinin “faydalarını” övmeye başladı. Emily Esfahani Smith, 7 Nisan’da şöyle yazıyordu: “Ne kadar istersek isteyelim, hiçbirimiz acı çekmekten kaçınamayız. Acı çekmeyi de öğrenmek bu yüzden önemli.”

Gazete, 11 Nisan’da, acı çekmenin ve ölümün faydalarından söz etmeyi sürdürdü. Ross Douthat, “Salgın ve Takdiri İlahi” başlıklı köşe yazısında, okurlarını, “acı çekmenin Tanrı’dan gelen bir plana nasıl uyduğunu” düşünmeye davet ediyordu. New York City’deki New School’dan Simon Critchley tarafından yazılan bir başka yazı, “Felsefe Yapmak, Nasıl Öleceğini Öğrenmektir,” diye buyurdu. Tek bir köşe yazısının sınırları içinde, gösterişli bir şekilde, Descartes, Boethius, More, Gramsci, Heidegger, Pascal, T.S. Eliot, Montaigne, Cicero, Dafoe, Camus, Kierkegaard ve hatta Boccaccio’nun otoritesine başvuran bu akademik palavracı, asırların bilgeliğini okurlarına verdiği şu tavsiyeyle özetledi: “Ölümle yüzleşmek, özgürlüğümüzün ve hayatta kalmamızın anahtarı olabilir.”

Acı çekme ve ölüm üzerine bu oldukça uçuk düşüncelerin altında yatan acımasız pratik gündem, NYT tarafından düzenlenen bir yuvarlak masa video konferansının metninde açık sözlü ifadesini buldu. Tıpçıların insan ömrünü 75 yaşın ötesine uzatmaya çalışmaması gerektiğini savunmasıyla kötü bir şöhrete sahip olan Zeke Emanuel ve Princeton’da biyoetik profesörü olan Peter Singer, konferansın katılımcıları arasındaydı. Singer’in zayıf bebekler için ötenaziyi savunması, 20 yıl önce üniversitedeki makamına atanmasının ardından protestolara yol açmıştı. NYT, yirmi yıl önce Princeton’a gelişinin doğurduğu tartışma üzerine kapsamlı bir şekilde yazdığı için, Singer’in görüşlerine tamamen aşinadır.

Video konferans tartışmasının metni, 10 Nisan’da New York Times Magazine’in çevrimiçi yayınında şu başlıkla yayımlandı: “Amerika’yı Yeniden Başlatmak İnsanların Ölmesi Anlamına Gelecek. Öyleyse Bunu Ne Zaman Yapacağız? Beş düşünür, bir kriz sırasındaki ahlaki tercihleri değerlendiriyor.”

NYT, metni sunarken, “hayatların kurtarılması ile ekonominin kurtarılması arasında bir denge” olduğunu kabul etmenin zorunlu hale geleceğini ileri sürüyordu. Bu iki hedef kısa vadede uyumlu olabilecekken, “daha uzun vadede, ekonomi daha derin durgunluğa girdikçe, bir dengenin ortaya çıkacağını ve önümüzdeki aylarda daha acil hale geleceğini kabullenmek önemlidir.”

NYT, “denge” çözümlemesinde, ekonomik çıkarların yalnızca kapitalist sınıfın çıkarları olabileceği biçimindeki sorgulanmamış varsayımdan yola çıkmaktadır. Kâr sistemi, üretici güçlerin özel mülkiyeti ve uçsuz bucaksız kişisel servetler, değiştirilemez ve ebedidir. Dolayısıyla “denge”, kaçınılmaz olarak, insanların, özellikle de emekçilerin hayatlarının kurban edilmesini gerektirmektedir.

Singer, “bütün bu insanlara” bir yıl ya da 18 ay boyunca “yardım paketi” sağlamanın olanaksız olduğunu ilan ederek şunları söylüyor: “Diyeceğimiz şu: Evet, eğer [ekonomiyi] açarsak insanlar ölecek ama açmamanın sonuçları o kadar şiddetli olur ki, belki de ne olursa olsun bunu yapmak zorunda kalırız.”

Tartışmanın devamında, NYT’nin açık oturum konuşmacılarının hiçbiri, Kongre’nin yöneticileri ve hissedarları kurtarmak için bankaların ve şirketlerin kasalarına daha yeni birkaç trilyon dolar akıtmış olmasına değinmiyor. ABD’de toplam net servetleri 9 trilyon dolara yaklaşan 250 dolayında milyarder olduğundan da söz edilmiyor. Bu servet kamulaştırılıp ABD’deki en yoksul 100 milyon hanehalkı arasında dahi dağıtılsa, her bir hanehalkına 18 ay boyunca aylık 5.000 dolar gelir sağlanacaktır!

Özel olarak kontrol edilen bu devasa servetin kamulaştırılması –çok büyük bir toplumsal kriz bağlamında bütünüyle meşru ve gerekli bir adım– elbette NYT’nin ve açık oturum konuşmacılarının teorik bir olasılık olarak dahi düşünmeye razı olmadıkları bir seçenektir. Fakat pratik, yani kapitalist bir zorunluluk olarak binlerce insanın ölümünü kabul etmeye razıdırlar.

Hayatın kâr sistemine tabi kılınması, Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı değildir. Bu, Avrupa’daki egemen seçkinler tarafından evrensel bir ilke olarak ilan ediliyor. İsviçre egemen sınıfının başlıca sesi olan Neue Zurcher Zeitung, dün yayımladığı bir makalede şunu soruyor:

Sonsuza kadar yaşamak mı istiyorsunuz? 1757’de Büyük Frederick’in düşmana boyun eğdiklerinde askerlerine sorduğu soru buydu. Koronadan hasta olanlar ve ölenler ile bütün bir nüfus ve yaygın hastalıklardan mustarip olanlar arasındaki tartışmalı ilişki karşısında, insan aynı soru sormadan edemiyor.

Buradaki bazı şeyler –kelimenin tam anlamıyla– çılgınca görünüyor. Ama aynı zamanda ekonominin yıkıma uğramasının nedensiz kabulü ile hastalığın zayiatı bu soruyu kışkırtıyor. Meseleyi sert biçimde ortaya koymak isteyenler şunu söyleyebilirdi: Yaşlıların normal koşullarda beklenenden birkaç yıl erken göçüp gitmesini önlemek için ekonomik intiharı seçiyoruz.

Yaşlıları ve zayıfları ölüme göndermeyi kabul eden, hatta savunan bir politikanın avukatlığı, 13 Nisan’da Alman haber dergisi Der Spiegel’de yayımlanan uzun bir makalede açıkça en faşizan ifadesini bulmaktadır. “Ölüm hakkında konuşmalıyız” başlıklı bu yazı, Yeşiller Partisi ile ilişkili sosyolog Bernard Gill tarafından yazılmıştır.

Bilimin geliştirilmesine genel bir saldırıya geçen Gill, on dokuzuncu yüzyılın büyük bilim insanları Louis Pasteur ile Robert Koch’u “mikropları görünür, yönetilebilir ve dolayısıyla kontrol edilebilir hale getiren kahramanlar” olarak kutlayan “kahramanlık hikayesi”ni topa tutarak şunları yazıyor:

Bu yaradılış hikayesinde, bizi tehdit eden ve dolayısıyla bize zorla boyun eğdiren yabancı mikroplar en iyi şekilde yok edilir. “Onların” hayatlarına karşı “bizim” hayatlarımız—hijyenin, mikropsuz bir ortamda sonsuz yaşam vaat eden nihai zaferine kadar bilimsel bilgi ve iyi örgütlenmiş savunma mücadelesi.

Ama bu doğanın ihlalidir, diyor Gill ve şunları ilan ediyor: “Hayatımız ölüm olmadan düşünülemez.” Fakat “hastalığı her yolla kontrol altında tutmak” isteyenler, “aynı zamanda her yolla ölümle savaşıyorlar.”

Gill, salgının, “sürü bağışıklığı” programı temelinde doğal bir şekilde yayılmasının kabul edilmesini savunuyor. Gill bu programı, “ölümü, ondan etkilenenler için bireysel olarak acı verici ancak uzaktakiler için yeni yaşama yer açan doğal bir süreç” olarak görüyor. Gill, bu yaklaşımla şunları öne sürüyor: “Hayatımızın ölüm olmadan düşünülemez olduğu bilgisiyle mikropları kabullenelim. Yeni yaşam beklentisiyle kendimizi teselli edelim.”

Bunlar, bundan 75 yıl önce bu ay Berlin’deki sığınağında intihar eden Nazi önderi Adolf Hitler’in seve seve kabul edeceği savlardır.

Almanya’da son derece gerici ve insanlık dışı fikirler dile getiriliyor. Ancak bu fikirler, orada da en az ABD’deki kadar bireylerin hastalıklı ruh hallerinden değil, kapitalist sistemin ihtiyaçlarından kaynaklanıyor.

Gill’e bir kürsü sunan Der Spiegel’in aynı sayısı, Alman otomotiv sanayisinin uzun süreli bir kapanmayı kaldıramayacağı uyarısında bulunuyor:

Korona krizi ne kadar uzun sürerse, politikacıların sonunda şirketlere güvenli bir planlama sağlamak üzere kısıtlamaların gevşetilmesine dair bir tarih belirlemesi için sanayiden yapılan çağrıların sesi o kadar yükselecektir…

Özellikle otomotiv sanayisi, tarihte benzeri olmayan bir güç denemesiyle karşı karşıya bulunuyor. Bir çöküşü önlemek için şirketlerin kapanan fabrikalarını bu baharda yeniden açması gerekiyor.

Ayrıca küresel rekabet gücü ile ilgili kritik meseleler söz konusu. Der Spiegel şöyle devam ediyor:

Jeostratejik çıkarlar da var. Avrupa’daki şirketlerin yöneticileri, Avrupa pazarını ekonomik güçler olarak ABD’ye ve Çin’e bir karşı ağırlık olarak kabul ettirmek üzere güçlendirmek istiyorlar. …

Bu, koronavirüsün başladığı yer olan Çin’in krizden dünyanın geri kalanından daha hızlı çıkmış gibi göründüğü koşullarda haydi haydi doğrudur.

COVID-19, insanlığın karşısına sadece bilimsel-tıbbi bir sorun değil; aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir görev çıkarmaktadır. Egemen sınıfların koronavirüs salgınına yanıtı, onların çıkarlarının insanlığın ilerlemesiyle ve hayatta kalmasıyla bağdaşmadığını açığa vurmaktadır.

Egemen sınıf, pandemiye hazırlıksızlığıyla, salgın başlayınca koronavirüse verdiği kaotik ve düzensiz tepkiyle, bütün toplumsal gereksinimleri kendi ekonomik çıkarlarına tabi kılmasıyla, hastalığa dünya çapında birleşik bir yanıt verme olasılıklarını ulusal temelde baltalamasıyla, gerici ve neo-faşizan sosyal ötenazi programını açıkça meşrulaştırmasıyla, sosyalizmin gerekliliğini gösteriyor.

İnsanlığın hayatta kalması için, toplumun para delisi kapitalist seçkinlere tabi kılınmasına son verilmesi gerekiyor.

David North