Alman politikacı Walter Lübcke cinayeti: Bir uyarı

Peter Schwarz
22 Haziran 2019

Sığınmacıları savunduğunu dile getirmesinin ardından aşırı sağ tarafından hedef alınan yerel Alman politikacı, Kassel Valisi Walter Lübcke’nin ölümü, Alman politikasının kirli sırrını açığa vurdu: aşırı sağcı güçlerin devlet ve egemen seçkinler tarafından sistematik biçimde teşvik edilmesi.

En başından beri Lübcke’nin aşırı sağcıların nefret kampanyalarının hedefi olduğu ve birçok ölüm tehdidi aldığı açık olmasına rağmen, federal cumhuriyet savcısının “özel önemi” nedeniyle davayı üstlenmesi iki hafta sürdü. Bu karar öncesinde, soruşturmayı yürütenler, aşırı sağcı Ulusal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün işlediği cinayetlere yönelik soruşturmalar sırasında yapıldığı gibi, kurbanın kişisel bağlantılarına odaklandılar. Medya, üst düzey bir politikacının soğukkanlılıkla öldürülmesine önemsiz bir olay muamelesi yaptı.

Ancak uzun suç sicili nedeniyle polis tarafından bilinen bir neo-Nazinin DNA’sının onu baş şüpheli olarak belirlemesinin ardından aşırı sağın bu suçla bağlantısı artık inkar edilemez hale gelince, soruşturmayı yürütenler ve medya tutum değiştirdi.

Federal savcı, şimdi, tek bir fail masalını yaymaya çalışıyor. Şüphelinin yaşam öyküsü farklı bir hikaye anlatıyor olmasına rağmen, federal cumhuriyet savcısının sözcüsü, şimdiye kadar, “sanığın sağcı bir terör örgütüne dahil olabileceğinin göstergesi olan hiçbir şey yok,” açıklaması yaptı.

Medya, cinayetin devlete yönelik bir saldırı olduğunu ve internet sansürünün olmamasının bu cinayetin başlıca nedeni olduğunu ilan etti. Frankfurter Allgemeine Zeitung, tipik bir yorumla, “Dijital ağlarda köpüren ve ajitasyon yapan çete, istediğini elde etti mi?” diye sordu. Gazete, çok uzun zamandır, “sosyal ağların baştan çıkarıcı gücüne boyun eğmiş durumdayız,” diye yazdı ve “devlet otoritesinin yavaş yavaş kayboluşu”ndan yakındı.

Gerçekte ise, Lübcke cinayeti, devletin zayıf olmasının değil; aşırı sağcıların devlet ve egemen seçkinler tarafından sistematik olarak teşvik edilmesinin sonucudur. Bu, Alman politikasının kirli sırrıdır. Bu destek, aşırı sağcı şiddet eylemlerinin açıkça önemsizleştirilmesinden, istihbarat kurumlarının aşırı sağcı grupları görmezden gelmesine; Almanya İçin Alternatif’in (AfD) kasten teşvik edilmesinden, Nazilerin suçlarının üniversite kampüslerinde önemsiz gibi gösterilmesine ve aşırı sağcı terörist grupların güvenlik aygıtı kesimlerince hoş görülmesine kadar uzanmaktadır.

Lübke, şimdiye kadar aşırı sağcıların en öne çıkan kurbanıdır fakat tek değildir. Federal Kriminal Polis’in ölçülü kayıtlarına göre, Almanya’nın 1990’da yeniden birleşmesinden bu yana 85 kişi aşırı sağcı terör eylemlerine kurban gitmiştir. Bağımsız Amadeu Antonio Vakfı, web sitesinde isim listesine yer vererek, bu sayının 195 olduğunu belirtiyor ve ayrıca 12 şüpheli olay olduğunu ifade ediyor.

Çoğu kurban kamuoyunca bilinmiyor ya da NSU’nun kurbanları gibi, yıllar sonra kimlikleri tespit ediliyor. Buna karşılık, sarsıntıya uğramış bir sığınmacının yaptığı şiddet eylemi medya tarafından abartılıyor ve AfD için bir propaganda malzemesi olarak değerlendiriliyor. Üstelik aşırı sağcılar tarafından tehdit edilen, korkutulan ve dövülen sığınmacılara yardım çalışanlarının, politikacıların ve gazetecilerin sayısı binleri buluyor ve polis bunun hakkında hiçbir şey yapmıyor. Bu olaylar, basında nadiren yer alıyor.

Aşırı sağcı terör ağları, bu grupları örtbas eden güvenlik aygıtları ile sıkı bağlara sahipler. Örneğin, NSU’nun içinden çıktığı neo-Nazi çevrenin, iç istihbarat kurumu tarafından yüz binlerce avro ile finanse edildiği herkesçe biliniyor. NSU ırkçı cinayetlerini gerçekleştirirken, örgütün çevresinde en az iki düzine polis ve istihbarat muhbiri vardı.

Aşırı sağcı ağlar, neredeyse cezadan muaf faaliyet gösterebildikleri ordu ve polis içinde de varlar. Geçtiğimiz yıl, birçok medya organı, ordu içindeki aşırı sağcı geniş ağın varlığını haber yapmıştı. Söz konusu ağ, siyasi muhaliflere saldırılar planlamış ve “X Günü”nde bir faşist ayaklanma hazırlamak üzere adımlar atmıştı. Avukat Seda Başay-Yıldız’a gönderilen ölüm tehditlerine yönelik soruşturma sırasında, Hesse eyalet polisi içinde aşırı sağcı bir ağ açığa çıkarıldı. Lübcke cinayetinin zanlısı Stephan E. ile bu gruplar arasında sıkı bağlar bulunuyor.

Aşırı sağcı terörist ağlarının teşvik edilmesi, devlet ve egemen seçkinler içindeki sağa kayışın yalnızca bir boyutudur. Bunun bir diğer boyutu ise, Almanya’nın Hristiyan Demokrat Birlik/Hristiyan Sosyal Birlik – Sosyal Demokrat büyük koalisyonunun AfD’nin sığınmacı politikasını neredeyse benimsemiş olmasıdır. Nazi rejimini bin yıllık şanlı Alman tarihindeki “kuş pisliği” olarak tanımlayan bu aşırı sağcı partiye, diğer partiler tarafından ayrıcalıklar tanınıyor ve geleceğin hükümet ortağı gözüyle bakılıyor.

Tüm düzen partileri tarafından desteklenen eski Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Stephan E.’nin tutuklanmasından sadece bir gün önce, Der Spiegel’e verdiği uzun bir röportajda, “sağa daha büyük hoşgörü” gösterilmesi çağrısı yapıyordu. Gauck, röportajda, federal parlamentoyu bir AfD üyesini cumhurbaşkanı yardımcısı seçmemesinden dolayı eleştirdi ve AfD’nin başlıca konularının tamamı hakkında çene çaldı.

Gauck, genç nesil arasında, Nazilerin suçlarından “utanç ya da suçluluk duygusu” yaratıldığından şikayet etti ve şunu ileri sürdü: “Değişimin bizi kendimize yabancılaştırdığı için tehlikeli olduğu duygusu, yabancı korkusu gibi, antropolojik bir sabit değerdir.” Gauck, “otoriter bir figür arayışı”nı, bir “insanlık hali” olarak tanımladı.

Gauck, tüm bunların amacının ne olduğunu çok iyi bilmektedir. O, Almanya Cumhurbaşkanı olarak, 2013’teki Alman Birlik Günü’nde, dış politika üzerine açılış konuşmasını yapmış; Almanya’nın “dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olarak konumuna uygun olan” küresel bir siyasi ve askeri role dönüş yapmasını talep etmişti. Bu konuşma, Alman militarizmin sistematik biçimde canlandırılmasının başlangıcı işlevi görmüş ve bu, parlamentoda temsil edilen bütün partiler tarafından onaylanmıştı.

Alman tarihine yönelik yeni bir değerlendirme üniversitelerde kök saldı ve Almanya’nın Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarındaki savaş suçları önemsiz gibi gösterildi.

Humboldt Üniversitesi Profesörü Jörg Baberowski 2014’te Der Spiegel dergisinde Nazi savunucusu Ernst Nolte’ye arka çıkıp, “Hitler kötü biri değildi,” dediğinde, Sosyalist Eşitlik Partisi şu uyarıda bulunmuştu: “Alman militarizminin canlanması, tarihin, Nazi döneminin suçlarını en aza indiren bir yorumunu gerektirmektedir.” Bu, yalnızca, “muhalefetin gözünü korkutma yönünde önlemlere başvurma ve tüm eleştirel görüşlerin bastırılması yoluyla gerçekleştirilebilir.”

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP) ve Toplumsal Eşitlik İçin Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’in (IYSSE) Baberowski’ye yönelik eleştirileri, neredeyse tüm medya organlarının, üniversite yönetiminin ve profesörlerin dahil olduğu bir öfke fırtınasına yol açtı. Onlar, AfD ve diğer aşırı sağcılarla sıkı bağlarını sürdürüyor olmasına rağmen, Baberowski’yi hala daha savunuyorlar. Onun başlıca destekleyicilerinden biri, şu anda AfD’nin Desiderius Erasmus Vakfı’na başkanlık eden eski CDU’lu siyasetçi Erica Steinbach’dır. Steinbach, bu yılın başında, Lübcke’ye saldıran çeşitli paylaşımlar yapmış ve bu paylaşımların yorum kısmında yayınlanan ölüm tehditlerini bir süre silmemişti.

Lübcke cinayeti, SGP’nin tüm uyarılarını bütünüyle doğrulamıştır. Egemen seçkinler, artan toplumsal gerilim ve jeopolitik çatışma koşullarında, otoriter ve militarist geleneklerine başvuruyorlar. Hitler’in çöküşünden sonra Alman kapitalizmine yapılan demokrasi cilasının altında, faşizmin el değmemiş kahverengi rengi açıkça görünmektedir.

Weimar Cumhuriyeti’nde, devletle sıkı bağlara sahip paramiliter örgütlerin işlediği siyasi cinayetler rutin bir olaydı. Matthias Erzberger ve Walther Rathenau gibi tanınmış burjuva politikacıların öldürülmesi, buzdağının yalnızca görünen ucuydu. Asıl terör, Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in öldürülmesinden, Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’nin, çok sayıda grevin ve protestonun kanla bastırılmasına ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk önce işçi önderlerinin atıldığı toplama kamplarına kadar, işçi sınıfının temsilcilerini hedef almıştı.

Lübcke cinayeti, hem Almanya’daki hem de tüm dünyadaki işçilere yönelik ciddi bir uyarıdır. Savaş, ticaret savaşı ve çarpıcı toplumsal eşitsizlik koşullarında, burjuva egemenliği artık demokratik yollarla muhafaza edilememektedir. Aşırı sağcı tehlikeye karşı mücadele, demokratik ve sosyal hakların savunusu için olduğu gibi, işçi sınıfının sosyalist bir program temelinde kapitalist sistemi ortadan kaldırma mücadelesinden ayrılamaz.