Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. Yılı

Kemalizmin bir bilançosu (17 Kasım 1998)

Justus Leicht
22 Mayıs 2019

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasının yüzüncü yıldönümünü anmak için, toplumsal eşitsizliğin ve kutuplaşmanın Cumhuriyet tarihinde görülmemiş seviyelere ulaştığı koşullarda düzenlenen resmi etkinliklere, hem hükümet, hem de muhalefet cephesinin “ulusal birlik” çağrıları ve milliyetçi propagandası damgasını vurdu.

Ancak egemen sınıfın tüm hiziplerinin emekçi halk kitlelerinden gizlemek için el ele verdiği ve gelinen noktada inkar edilemez bir şekilde ortada olan şey, ulusal kurtuluş savaşının ardından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel sorunlarının hiçbirinin çözülmemiş olduğudur. Lev Troçki’nin sürekli devrim teorisinde çözümlediği ve bütün bir 20. yüzyıl tarihi eliyle kanıtlandığı üzere, Türkiye’de, diğer geç kapitalistleşmiş ülkelerin tamamında olduğu gibi, burjuvazi, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırma, demokratik bir rejim kurma ve Kürt sorununun da dahil olduğu başlıca siyasi sorunları çözme konusunda yapısal olarak aciz olduğunu açıkça göstermiştir.

Bu görevlerin yerine getirilmesi, sürekli devrim perspektifi temelinde, uluslararası sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak bir işçi iktidarı kurmak üzere tüm ezilen kitleleri arkasında toplayan işçi sınıfına düşmektedir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nden (WSWS) Justus Leicht’in kaleme aldığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 75. yıldönümünde yayınlanan bu yazının, hem 1998’e kadarki dönemi, hem de büyük kısmında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin olduğu sonraki dönemi anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyor ve yazıyı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

*

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 75. yıldönümü, haftalardır devam eden kutlamalarla anılıyor. 29 Ekim 1923’te, 1934’ten itibaren Atatürk soyadıyla bilinen Mustafa Kemal Paşa, yeni kurulan devletin cumhurbaşkanı oldu. Bu yıl, aynı zamanda, Kemalistlerin öncüleri olan “Jön Türkler”in 1908 devriminin doksanıncı ve Atatürk’ün ölümünün ise altmışıncı yıldönümü.

Modern Türkiye’nin kurucusu, ülkede, bir dereceye kadar bir kült haline geldi. Onun ve “Kemalizm”in rolüne ya da devletin temel aldığı ilkelere ilişkin eleştirel bir değerlendirme neredeyse hiç yok.

Kemalizmin özü, ülkenin birliği ve bağımsızlığı, laiklik ve cumhuriyet ilkeleri (yani, devlet ile dinin ayrılması), modernleşme ve sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum yaratılması idi. Bunların hiçbirinin gerçekleşmediği oldukça açıktır.

75. yıldönümü üzerine kitlesel gösteriler, ağırlıklı olarak, belediye başkanlarının Necmettin Erbakan’ın İslamcı Refah Partisi’ne üye olduğu kentlerde gerçekleşti. Kutlamalardan bir hafta sonra, İslamcı fanatiklerin Anıtkabir’e yönelik bir saldırısının kıl payı başarısızlıkla sonuçlanmış olduğu ortaya çıktı.

Atatürk’ün, halkın çıkarları doğrultusunda politika izlenmesini ve sınıfsal çelişkilerin inkar edilmesini ifade eden “Halkçılık” ilkesinden geriye hiçbir şey kalmadı. İşsizlikte ve yoksullukta, özellikle Avrupa Birliği (AB) ile gümrük birliği anlaşmasının ardından ve Asya krizinin bir sonucu olarak, son yıllarda patlama yaşandı. Kentlerde, nüfusun büyük bir kısmı gecekondularda yaşıyor. Bu gecekondu sakinlerinin birçoğu, ölüm saçan bir savaşın on binlerce can pahasına “ulusal birliği muhafaza ettiği”, Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürt bölgelerinden gelenler. Aynı zamanda, devletin, mafyanın ve aşırı sağcı ölüm mangalarının yakından bağlantılı olduğu açıkça ortaya çıkmış durumda.

Ulusal bağımsızlık yerine, uluslararası sermayenin yatırımlarına ve kredilerine tam bağımlılık geldi. Amerika, Türkiye’yi Ortadoğu’nun ve Kafkaslardaki Türkçe konuşan ülkelerin hammadde ve pazar kaynaklarına giden bir köprübaşı olarak kullanmayı sürdürecek mi, yoksa Avrupa mı hakimiyet kuracak? Bugünkü tek mesele bu. Bu ülkelerin neredeyse tamamı, kutlamalara devlet başkanlarını gönderdiler ve ABD Enerji Bakanı’nın şahitliğinde, Türkiye ile bir boru hattı inşa etme konusunda bir niyet deklarasyonu imzaladılar [Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı projesi için ABD’nin şahitliğinde, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Gürcistan ve Özbekistan tarafından imzalanan Ankara Deklarasyonu – çev.]

Kemalizmin tek bir taahhüdü ya da ideali gerçekleşmemiştir. Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor: Gerçekleşme olasılıkları var mıydı? Bunun için, Türkiye tarihine kısaca dönüp bakmak gerekiyor.

Jön Türkler

Osmanlı İmparatorluğu’nun çürümesi, daha 19. yüzyılda oldukça ilerlemiş durumdaydı. Yüzyılın başından beri sınırlı bir kapitalist gelişme yaşanmış ama sanayi neredeyse hiç kurulmamıştı. Sultanlar, bir taraftan, bir işçi sınıfının gelişmesinden korkuyor; diğer taraftan ise, İngiliz ve Fransız sanayilerinin Osmanlı pazarlarını fethetmesini ve içerideki emek yoğun üretimi yıkmalarını önlemek için yüksek gümrük vergisi kısıtlamalarına bel bağlıyorlardı.

Genellikle aynı kişiler olan derebeyleri ile tefecilerin köylülüğü sömürüsü son derece artmıştı. Toprakta özel mülkiyete izin veren 1858 tarihli bir yasa, onların büyük topraklara sahip olabilecekleri ve Sultan’a karşı konumlarını güçlendirebilecekleri anlamına geliyordu. Köylülükten çıkardıkları paralar, sıklıkla, devlet aygıtı, ordu ya da din adamları içinde makamlar satın almaya “yatırılırdı.”

Pratikte, eski feodal sisteme karşı herhangi bir üretken burjuva tabaka söz konusu değildi. Bu nedenle, 1908’deki ilk devrimin önderliği, Jön Türkler denilen ordu subaylarından oluşuyordu.

Lev Troçki, bunu şöyle açıklamıştı: “Türk aydınlarının, okullarda ya da fabrikalarda yetenekleri için çok az faaliyet alanı bulabilen en eğitimli unsurları (öğretmenler, mühendisler vb.), subay oldular. Birçoğu, Batı Avrupa ülkelerinde eğitim almış ve oralarda var olan yönetimi tanımıştı. Yurtlarına geri döndüklerinde ise, Türk askerinin cahilliği ve yoksulluğu, devletin bayağı koşullarıyla yüzleştiler… Böylece devlet, geleceğin burjuva ulusunun savaşçı öncüsünü kendi kucağında yetiştirmişti.” (Lev Troçki, Balkan Savaşları)

Troçki, şu uyarıda bulunuyordu: “Türk subayların gücü ve başarılarının sırrı, … ileri sınıfların onlara gösterdikleri aktif sempatide yatıyor: tüccarlar, zanaatkarlar, işçiler, memur ve din görevlilerinin bazı kesimleri ve son olarak, köylü ordusunda cisimleşen kırsal kesim. Ama bütün bu sınıflar, ‘sempatileri’nin yanı sıra, çıkarlarını, taleplerini ve umutlarını beraberinde getirirler. Uzun süredir bastırılmış tüm toplumsal özlemleri, bugün, parlamento, taleplerini yöneltecekleri bir merkez olarak karşılarında dururken, iyiden iyiye açığa çıkıyor. Türk devriminin şimdiden sona erdiğini düşünenleri şiddetli bir hayal kırıklığı beklemektedir. Hayal kırıklığına uğrayacaklar arasında yalnızca Abdülhamit değil, aynı zamanda öyle görünüyor ki Jön Türk Partisi de bulunacak.” (Age)

Toprak sorununa yönelik herhangi bir radikal reform gerçekleşmedi. Burjuva subaylar, Sultan’dan ya da emperyalist güçlerden çok, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin devrimci bir seferberliğinden korktukları için, din adamlarının ve saltanatın konumu, gerici entrikaların üreme alanı olarak el değmeden kaldı. 1912 yazında Sultan’ın adamlarının düzenlediği bir darbe sırasında, Jön Türkler, hükümetin direniş olmadan düşmesine izin verdiler.

Jön Türkler, feodal güçlerin, Balkan Savaşları’nda kısa süre içinde ortaya çıkan tam acizliği ve yozlaşmışlığı nedeniyle, altı ay sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın öngününde, iktidarı geri alabildiler. Toplumsal devrim korkuları sürüyordu; halkı emperyalizme karşı harekete geçirmek yerine, Prusya militarizmine teslim oldular ve Alman İmparatorluğu’nun yanında Birinci Dünya Savaşı’na girdiler.

Ulusal sorunun tüm milliyetlerin ve dinlerin gönüllü birliği yoluyla çözümü, federal bir yapı ve demokrasi olmadan, özellikle de prangalı köylü kitlelerine ciddi bir çağrı olmaksızın mümkün olmadığı için, kısa süre içinde Ümmetçilik ve sonra da ırkçı Türkçülük ya da Turancılık ideolojileri gelişmişti. 1915’te, Jön Türkler, Alman subayların ve Kürt aşiret önderlerinin desteğiyle, Ermenilere karşı, yüz binlerce masum sivilin katledilmesiyle sonuçlanan şiddetli bir pogrom düzenlediler.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Almanya’nın İtilaf Devletleri (Britanya, Fransa) karşısında yenilgiye uğraması, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve gözden düşmüş olan Jön Türklerin yazgısını belirledi. İşgalci İtilaf güçleri, parlamentoyu feshedip Jön Türkleri görevden aldılar. Bunu, General Mustafa Kemal’in yükselişi takip etti.

Mustafa Kemal

Aslında, Sultan’ın Britanya yanlısı hükümeti tarafından Büyük Güçler’in Anadolu’daki işgaline yönelik muhalefeti bastırmak için gönderilmiş olan Mustafa Kemal, bunun yerine hareketin önderliğini aldı. İstanbul’daki Sultan’a karşı çıkan bir hükümet ilan etti ve üç yıl süren kurtuluş savaşına önderlik etti.

Mustafa Kemal’in hareketi, Jön Türklerinki gibi, Troçki’nin Çan Kay-şek’in Kuomintang’ı konusunda çözümlemiş olduğu çelişkilerle damgalanmıştı: “Burjuvazinin doğası ve politikası sorunu, devrimci mücadele veren bir ulusun tüm iç sınıfsal yapısı eliyle belirlenir: mücadelenin geliştiği tarihsel çağ tarafından; ulusal burjuvazinin bir bütün olarak dünya emperyalizmine ya da onun belirli bir bölümüne ekonomik, siyasi ve askeri bağımlılığının derecesi eliyle ve nihayet, en önemlisi, yerli proletaryanın sınıfsal etkinliğinin derecesi tarafından ve onun uluslararası devrimci hareket ile bağlarının durumu eliyle belirlenir. Demokratik ya da ulusal bir kurtuluş hareketi, burjuvaziye, sömürü olanaklarını derinleştirip genişletme fırsatı sunabilir. Proletaryanın devrimci arenaya bağımsız müdahalesi ise, burjuvaziyi onu sömürme olanağından tamamen yoksun bırakma tehdidi oluşturur.” (Lev Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, New Park, 1974, syf. 131)

Mustafa Kemal’in, 1920’de kurulan ve Türk burjuvazisinin zayıflığına uygun düşen Büyük Millet Meclisi’nde ve hükümetinde, Jön Türklerde olduğu gibi, gidişatı belirleyen büyük toprak sahipleri ve subaylardı. Mustafa Kemal, İslam’a başvuruyor ve “Halife’nin ve Sultan’ın şahsiyeti kutsal ve dokunulmazdır,” diye ilan ediyordu (Bakü, Doğu Halkları Kurultayı, Stenografik Rapor içinde alıntı, Londra 1977, syf. 32). “Kafirler”e (Yunanlar, İngilizler, Ermeniler) karşı “Türklerin ve Kürtlerin kardeşliği”nden söz ediyordu. Ayrıca, neredeyse komünist bir söylemle, işçilere ve köylülere sesleniyordu. Köylülere toprak, işçilere haklarını tanımayı ve Kürtlere özerklik vaat etmişti.

Aynı zamanda, İtilaf Devletleri’nin bu noktada anlaşmaya razı olmamasından ve Almanya’nın savaştan yenik çıkmış durumda olmasından dolayı, genç Sovyetler Birliği’nden cömert bir askeri ve diplomatik yardım istemiş ve almıştı. 29 Kasım 1920’de, Sovyet hükümetine gönderdiği bir telgrafta, aşağıdaki demagojiye başvurmuştu: “Bir yandan batının işçilerinin, öte yandan da Asya’nın ve Afrika’nın köleleştirilmiş halklarının, halihazırda beynelmilel sermayenin kendilerini, sırf efendilerinin menfaatleri uğruna birbirlerini yok etmeleri ve köleleştirmeleri için kullandığını anladıkları gün ve sömürge politikasının kötülüğünün şuuru dünyanın emekçi kitlelerinin yüreklerine nüfuz ettiği gün, burjuvazinin iktidarının sona ereceğine kaniyim ve bu kanaatim bütün vatandaşlarım tarafından paylaşılıyor.” (E.H. Carr’ın Bolşevik Devrimi içinde alıntı, Cilt 3, Metis Yayınları, 2004, syf. 278)

Gerçekte ise, her şeyden önce işçilerin ve köylülerin bağımsız eylemlerinden korku duyduğu için, kurtuluş mücadelesi devam ettikçe ve zafere yaklaşıldıkça, Mustafa Kemal’in politikaları da o kadar sağcı hale geldi.

Mustafa Kemal, 1921’in başında, kısa süre önce kurulmuş olan Türkiye Komünist Partisi’nin tüm önderliğini katletti. Askeri başarıları ile birlikte, sosyalistleri, solcuları ve radikal köylü önderlerini öldürttü. Cumhuriyetin kurulmasının ardından, grev ve sendika haklarını ortadan kaldırdı. Kürtlerin kendi dillerini kullanmalarını yasakladı.

Mustafa Kemal hükümeti, aynı zamanda, saltanatı kaldırdı, Osmanlı hanedanının üyelerini yurt dışına sürgün etti ve 1923’te cumhuriyeti kurdu. Saltanatı desteklemelerinden dolayı din adamlarının gücünü kırdı. Son Sultan, Vahdettin, Britanya’nın kuklasından başka bir şey değildi. Vahdettin, Britanya’nın girişimiyle, dini bir “Halifelik Ordusu” kurmuş; Şeyhülislam, bir fetva çıkararak, Kemalistlere karşı mücadele etme çağrısı yapmıştı.

Halifeliğin 1924’te kaldırılması, dünya çapında ses getirmişti. Osmanlı Sultanı, daima, aynı zamanda, “tüm müminlerin hükümdarı” olan Halife idi. Halife, çok daha fazla güce sahip olmakla beraber, Katolikler için Papa’nınkine benzer bir önem taşıyordu. Kısa süre sonra, batının hukuk kuralları benimsendi ve şeriat kaldırıldı. Her zaman en karanlık dinsel ve siyasal gericiliğin kalesi olmuş olan tüm İslami tarikatlar yasaklandı.

Kemalizm ve sonuçları

Türkiye’nin ekonomik kalkınması, toprak sorununun çözümünü ve Osmanlı İmparatorluğu’nu karakterize eden dinsel ve ulusal bölünmüşlüklerin üstesinden gelinmesini gerektiriyordu. Büyük Güçler, çeşitli milliyetçilerle ya da aşiret reisleriyle ittifaklarında sürekli bu bölünmelerden yararlanmışlardı. Kemalist subaylar, bu sorunu kendi yöntemleriyle ve kendi toplumsal konumlarına uygun olarak, demokratik bir şekilde değil, şovenist ve tutucu bir biçimde “çözdüler.”

Yeni hükümetin sert biçimde davrandığı tek feodal beyler, bir zamanların ayrıcalıklı ağaları ve Kürt aşiret önderleri idi. Ankara ile işbirliği yapanların dışındakiler, yüz binlerce Kürt köylüsünün durumunda olduğu gibi, büyük bir çoğunlukla Türklerin yaşadığı bölgelere sürüldüler. İslami tarikatlardan ve diğer eski ayrıcalıklı tabakalardan unsurlarla birlikte, Ankara’nın zorunlu asimilasyon biçimindeki acımasız politikasına karşı çok sayıda ayaklanmaya önderlik ettiler. Bu ayaklanmalar, kanlı bir şekilde bastırıldı ve daha büyük bir siyasi baskıyı gerekçelendirmek için kullanıldı.

Kemalizm, genellikle Batı’da sunulduğunun tersine, laiklik konusunda hiçbir zaman tutarlı değildi. Atatürk, dinin üstesinden gelmeyi değil; modernleştirilmiş bir İslam’ı Türk milliyetçiliği ile kaynaştırmayı amaçlıyordu. Devlet ile din görevlileri tamamen ayrılmamıştı. Tersine, din görevlileri devletin denetimi altına alınıp memur yapılmışlardı. Atatürk’ün ardılları, o zamandan beri daha fazla İslamileşme için bastırdılar.

Bu din ile ulusun ortak yaşamı anlayışı, ideolojik olarak, Mustafa Kemal’in en önemli teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp tarafından formüle edilmişti. O, diğer şeylerin yanı sıra, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini, Arapçanın ve Farsçanın etkilerinden “arındırılmasını” istemişti. Bugün, “laik” ordu önderliği kesimleri ve Mesut Yılmaz gibi Kemalist politikacılar Gökalp’in ideallerini yeniden canlandırıyorlar.

Atatürk, Türkiye’nin ekonomik geriliğinin üstesinden gelmek için, korumacılığa, ithal ikamesine ve devlet müdahalesine bel bağlamıştı. 1934’te, büyük olasılıkla Sovyet sanayileşmesinin başarılarının etkisiyle, ilk beş yıllık plan uygulamaya kondu.

Bu ulusalcı ekonomi politikası, başlangıçta belirli ilerlemeler getirdi. Üretim hızla arttı; her ne kadar bu esasen Almanya ile sıkı ekonomik ilişkilere dayanıyor olsa da, bir altyapı ve ağır sanayinin temelleri kuruldu.

Bu ekonomik gelişme ile birlikte, kaçınılmaz olarak, dünya ekonomisine olan bağımlılık da arttı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve 1970’lere doğru ithal ikame politikasına deri dönme girişimleri olsa da, hepsi başarısız oldu. Ekonomik gelişmeden en çok çıkar sağlayanlar, bir ekonomik yeterlik ve devlet müdahalesi politikasına en az ilgi duyan büyük şirketler, bankalar ve büyük toprak sahipleri oldu. Onların, her şeyden çok, ABD’den ve Avrupa’dan gelen yatırımlara ve kredilere ihtiyaçları vardı.

Ekonomideki bağımlılığı, siyasi ve askeri bağımlılık takip etti. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, NATO’nun Ortadoğu’daki köprübaşı haline geldi. ABD ile ilk ikili askeri anlaşmalar 1947’de yapıldı ve Türkiye 1952’de NATO’ya girdi. Ülke, o zamandan beri, özellikle Amerika’dan ve Almanya’dan büyük çaplı mali ve askeri yardım alıyor. Düzenli ordu Batı yardımı ile büyük bir güce dönüştürülürken, korku duyulan paramiliter birlikler geliştirildi. Ne zaman siyasi ve toplumsal huzursuzluk bir askeri darbe ile karşılaştıysa, bu, NATO’nun desteği ya da en azından göz yumması ile meydana geldi.

Modern Türkiye

Türkiye’nin modernleşmesi, kaçınılmaz olarak, tam da Sultanların ve Halifelerin en çok korktuğu şeyi meydana getirdi: tarımın önemi azaldı, köylülük kitlesi gitgide daha yoksul hale geldi ve kentlerde, 1970’lerden beri artan oranda militanlaşan bir işçi sınıfı ortaya çıktı.

Yaklaşık olarak aynı zamanda, günümüzün Türk devletinde bu denli öldürücü bir rol oynayan zararlı güçler de gelişiyordu. Gazeteci Serdar Çelik şöyle yazıyor: “Türkiye’de, 1970’lerin toplumsal bölünmelerinin ve sosyal hareketlerinin yanı sıra, uyuşturucu ve karaborsa silah tüccarları bir mafya biçiminde bir araya gelmeye başlamışlardı. Genellikle MİT, polis, ÖHD [NATO’nun gizli örgütü Gladio’nun Türkiye kolu olan Özel Harp Dairesi] ve özellikle de MHP ile sıkı bağlara sahiplerdi. Bu Türk uyuşturucu ve silah çeteleri, birçok MHP militanını finanse ediyordu. Askeri darbenin ardından, çete önderlerinin neredeyse tamamı sorgudan geçirilmiş, bazıları öldürülmüştü. Geriye kalanlar ise, ÖHD’nin denetimindeki mafyaydı. Bu gelişme nedeniyle, MHP militanları, zamanla, Avrupa genelindeki en etkin mafya grubu haline geldiler.” (Fikret Aslan ve diğerleri, Türk Devletinin Kürdistan’daki Özel Harbi ve MHP’nin Rolü, Bozkurtlar Yeniden Uluyor içinde, Münster 1997, syf. 115)

1980 darbesinin ardından, askeri hükümet, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) emriyle, Türkiye ekonomisini tamamen dışarıya açtı. 1970’lerin ekonomik ulusalcılığı açıkça bir çıkmaz sokakta son bulmuştu ama uluslararası bankaların yazdığı “ilaç”, demokratik yollarla uygulamazdı.

Ordu, sistematik devlet terörüyle, işçi örgütlerinin direnişini ortadan kaldırdı. Sonradan “sivil” başbakan ve cumhurbaşkanı olan dönemin ekonomi bakanı, İslamcı Turgut Özal, IMF’nin en kötü ünlü “yapısal reform programları”ndan birini uygulamaya koydu. Bu program, özelleştirmeyi, devlet yardımlarının sona ermesini, gerçek ücretlerin düşürülmesini, dış ticaretin serbestleştirilmesini, fiyatlar üzerindeki denetimlerin kaldırılmasını, faiz oranlarını ve sermaye hareketlerini içeriyordu.

Ülkenin askeri ve sivil hükümetleri, sonuç olarak ortaya çıkan ve giderek artan toplumsal kutuplaşamaya karşı koymak için, şu ya da bu ölçüde, milliyetçiliğe, devlet baskısına ya da aşırı sağcı cinayet çetelerine ve sistematik bir şekilde daha fazla İslamileşmeye bel bağladılar. Ordu, tüm okullarda din dersini yeniden zorunlu hale getirdi ve hatta okullarda ve üniversitelerde mescitler kurdu. İmam hatip okullarına diğer okullarla eşit statü verildi.

İslami köktendinciliğin yükselişi, tam da Kemalizmin mantığından çıkmaktadır. Toplumsal ve ulusal sorunları çözmekten aciz olan Kemalizm, İslam’ı, yoksul ve ezilen kitlelerin hareketlerine karşı bir silah olarak kullanmıştır.

İslam’a dönüş ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun canlandırılması çağrısı yapan Refah Partisi ve MHP gibi örgütlerin birçok talebinin başlıca noktaları, Kemalistlerin propaganda yapmak için kullandığı ama hiçbir zaman gerçekleştirmediği, ulusal birlik ve bağımsızlık, ekonomik kalkınma, kamu refahı, Türk milliyetçiliği ile İslam’ın ortak yaşamı gibi vurguları hatırlatmaktadır.

Erbakan’ı ve MHP mafyasını Atatürk’ün “mirasçıları” olarak sunmak, tarihin kötü ironilerinden biridir.

Bugün, Kemalizm, kendi politikalarının yıkıntılarıyla karşı karşıya. Bununla birlikte, şu soru yerli yerinde duruyor: Neden Kemalizm, Türkiye’nin sorunlarını çözmekteki zayıflığına ve eksikliklerine rağmen, günümüzde hala bir güç olarak varlığını sürdürüyor?

Stalinizmin bundaki rolünü kapsamlı bir şekilde el almak bu makalenin sınırlarını aşar. Ancak, Stalinzimin, işçi sınıfının siyasi olaylara bağımsız müdahalesini engelleyerek Türkiye’deki burjuva egemenliğini savunmada önemli bir rol oynadığı ve halkın belirli tabakalarını gerici güçlerin kollarına yönlendirdiği açıktır.

Stalinistler, 1920’lerin ortalarından bu yana, mücadelenin, “şimdilik”, sadece demokrasi ve ulusal bağımsızlık (Türkiye’nin, Kürdistan’ın ya da her ikisinin de) uğruna olduğunu savundular. Onlara göre, sosyalist bir program, ancak belirsiz ve uzak bir geleceğin gündemiydi. Buna bağlı olarak, her türlü “ilerici” burjuva güç ile işbirliği yapmanın mümkün olduğunu ileri sürdüler; bu, zaman zaman, Kemalist subayları bile kapsadı. Hem Türkiye’de, hem de başka yerlerde, her zaman bunun tersini kanıtlamış olan tarihsel deneyimle hiçbir zaman ilgilenmediler.

Bazı Stalinist örgütler, gerici sendika bürokrasisinin önemli ayakları olmayı sürdürüyor. Esas olarak Mao Zedong ya da Che Guevara yönelimli diğer gruplar ise, özellikle köylü ve öğrenci gençlikten en militan ve fedakar unsurları yalıtma, onları devlete karşı umutsuz “silahlı mücadeleler”e yönlendirme işlevini üstlendiler.

Stalinist örgütlerin büyük kısmı, şu veya bu şekilde, ya Türk ya da Kürt milliyetçiliğini destekliyor. Ara sıra kullandıkları “uluslararası dayanışma” söylemlerine karşın, işçi sınıfının ulusal temelde bölünmesinde yer alıyorlar.

Burjuva ulus devlete dayanan tüm ideolojilerin başarısızlığa uğraması, tüm milliyetlerden ve dinlerden işçilerin ve yoksul köylülerin yeni bir enternasyonalist ve sosyalist perspektife ihtiyacı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu, Türkiye’de ve Ortadoğu genelinde Dördüncü Enternasyonal’in şubelerinin inşa edilmesi anlamına geliyor.