Toplumsal kriz ve ABD emperyalizminin küresel patlaması

14 Mayıs 2019

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, geçtiğimiz haftayı, Venezuela’nın Karayip kıyılarından Basra Körfezi’ne ve Güney Çin Denizi’nden Kuzey Kutup Dairesi’ne kadar her yerde, provokasyonlar düzenleyip askeri tehditlerde bulunarak geçirdi.

Pompeo, her eylemi için ilahi bir esinlenme iddiasında bulunan bu haydutvari eski yüzbaşı, en son provokasyonunu, Salı günü, Almanya Başbakanı Angela Merkel ile planlanmış görüşmesini hızla iptal edip, uçakla Bağdat’a giderek gerçekleştirdi. Pompeo, Irak’ın başkentine, bir gizlilik örtüsü altında, ABD’nin İran’a karşı savaş takviyesine arka çıkması için ülke hükümetinin gözünü korkutmak amacıyla gitmişti. Ayrıca, Irak’ın arzını “çeşitlendirmek” adına Exxon’a ve ABD’li diğer enerji holdinglerine daha fazla taviz verilmesi için baskı yapmak üzere oradaydı.

Irak ziyareti, ABD’nin Ortadoğu’daki savaş takviyesini tırmandırma ve Almanya’yı küçük düşürme biçimindeki ikili amaca hizmet etti. Washington, ticaret konusundan İran’a ve Kuzey Akım 2 Rus doğalgaz boru hattına kadar uzanan çok sayıda konuda Almanya ile anlaşmazlık içinde.

Çarşamba günü, ABD Başkanı Donald Trump’ın, 2015’te yapılan ve Tahran’ın ABD, Rusya, Çin, Almanya, Britanya ve Fransa ile imzaladığı İran nükleer anlaşmasından (JCPOA) tek taraflı olarak çekilmesinin birinci yıldönümüydü. Anlaşma, Washington ve müttefikleri tarafından uygulanan felç edici ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında, İran’ın nükleer programını ciddi biçimde sınırlamış ve katı bir gözetim rejimi başlatmıştı.

O zamandan beri, Washington, savaşa eşdeğer ölçekte, sınır tanımayan ve yasadışı bir ekonomik yaptırım rejimini durmadan sıkılaştırdı. Bu yaptırımlar, İran’ın tüm petrol ihracatını durdurmayı, ülkenin dünya finans sitemi ile ilişkisini kesmeyi ve ABD’nin Tahran’da bir kukla rejim kurma hedefini ilerletmek için ülkenin ekonomisini mahvetmeyi amaçlıyor.

Pompeo ve diğer ABD’li yetkililer, USS Eisenhower uçak gemisi savaş grubunun nükleer kapasiteli B-52 bombardıman uçakları ile birlikte Basra Körfezi’ne gönderilmesini, ABD emperyalizminin, bölgede “ABD çıkarları”na yönelik hissedilen ve Tahran’a yüklenebilecek her türlü tehdide ezici güç ile karşılık vermeye “tamamen hazır” olduğunun kanıtı olarak övdüler.

ABD, Irak’ın dört katı büyüklükte ve onun nüfusunun iki katını aşkın bir nüfusa sahip olan İran ile topyekün bir savaşa hiç bu kadar yakın olmamıştı. ABD’nin bölgedeki son doğrudan büyük askeri müdahalesinin gerçekleştiği Irak’ta, bu müdahale bir milyon ölüme yol açmış ve tüm Ortadoğu’yu kargaşaya sürüklemişti. Yeni bir savaş, tüm bölgeyi ve kaçınılmaz olarak, III. Dünya Savaşı’nın başlangıcı haline gelecek şekilde, Washington’ın “büyük güç” rakiplerini içine çekecektir.

Washington, tam da Ortadoğu’yu yeni bir felaketin eşiğine getirdiği sırada, Venezuela’ya karşı askeri harekat tehdidinde bulunuyor. Pazar günü, Pompeo, aynı İran gibi ABD’nin acımasız yaptırımlarının hedefi olan bu Güney Amerika ülkesinde ABD’nin doğrudan bir rejim değişikliği müdahalesinin “meşru” olduğunu iddia etti.

Bu arada, Pompeo, Irak’a uçuşundan önce, Kuzey Kutup Bölgesi’nde toprağı olan ülkelerin konferansına katıldığı Finlandiya’daydı. Pompeo, orada, Pekin’i, bölgede “ulusal güvenlik hedefleri” peşinde koşmakla ve Moskova’yı, “Kuzey Kutup Bölgesi’nde saldırgan davranış” sergilemekle suçladı. O, Kuzeybatı Geçidi’nin kontrolü konusunda Kanada’yı bile tehdit etti. Pompeo, kutup bölgesindeki buzların erimesini yeni deniz yollarını ve devasa maden zenginliklerini olası sömürüye açtığı gerekçesiyle sevinçle karşılarken, Kuzey Kutup Bölgesi ülkeleri ile ortak açıklamayı, metin iklim değişikliğine atıfta bulunduğu için imzalamayı reddetti.

ABD’nin 10 Mayıs Cuma gününden itibaren Çin mallarına yönelik gümrük vergisini yüzde 25 arttırması ve Pekin’in karşı önlemler alacağını açıklaması ile birlikte, Çin’le de tehlikeli bir şekilde tırmanan bir cepheleşme söz konusu. Bu topyekün ticaret savaşı yöneliminin ortasında, ABD, Çin’in Nansha Adaları yakınlarındaki sulara bir kez daha iki savaş gemisi gönderdi. Bu, silahlı bir çatışmaya yol açabilecek bir askeri provokasyon olarak tasarlanmış bir sözde “denizcilik özgürlüğü” operasyonu idi.

Bugün dünya politikası, gitgide, birinci ve ikinci dünya savaşları öncesinde geçerli olan koşulları hatırlatmaktadır. O dönem, Lev Troçki, tarih, “insanlığı, Amerikan emperyalizminin volkanik patlaması ile karşı karşıya getiriyor,” uyarısında bulunmuştu.

Bu küresel savaş yönelimi, yalnızca, Trump’ın, Pompeo’nun, Pence’in ve Bolton’ın çılgın bakış açısının değil; kriz içindeki kapitalist düzenin temel çelişkilerinin ürünüdür. Bu çelişkiler, bir yandan dünya ekonomisi ile miadını doldurmuş ulus devlet sistemi arasında ve diğer yandan, toplumsallaşmış üretim ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındadır.

ABD kapitalizmi, son çeyrek yüzyıldır bitmeyen savaşlara girerek, küresel egemenliğindeki gerilemeyi askeri araçlarla dengeleme peşinde koştu. Kapitalist egemen sınıf, ekonomi açısından, tüm politikalarını aralıksız borsa yükselişini sürdürmeye ve 2008’deki mali çöküşün bir tekrarını engellemeye yöneltti. Mali piyasa manipülasyonu ve spekülasyonu üzerinden kesintisiz kar birikiminin teşvik edilmesi, yalnızca, bir sonraki mali ve ekonomik erimenin çok daha yıkıcı olmasını güvence altına almaktadır.

Peki, bunun toplumsal etkileri neler? ABD’li işçilerin çoğunluğunun otuz yılı aşkın bir süredir gerçek ücretlerde bir artış görmediği koşullar altında, mali asalaklığın büyümesi toplumsal eşitsizlikte devasa bir yoğunlaşmaya ve artan toplumsal gerilime yol açmıştır. Bu, ülke genelindeki öğretmen grevleri dalgasında, gençliğin radikalleşmesinde ve son olarak da, Uber sürücülerinin 8 Mayıs’taki küresel olarak eşgüdümlü grevinde görüldüğü üzere, sınıf mücadelesinde yükselişe neden oluyor.

Egemen seçkinlerin ve onların siyasi temsilcilerinin, yani Trump’ın, Cumhuriyetçilerin ya da onların Demokratik Parti içindeki sözde muhaliflerinin hiçbir kesimi, yoğunlaşan ekonomik ve toplumsal çelişkilere yönelik “akılcı” bir çözüme sahip değildir.

Onlar, içeride otoriter yöntemlere yönelerek ve askeri şiddete başvurma yoluyla iç gerilimleri dışarıya saptırarak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar. Kısacası, savaş istiyorlar. İlk savaşın tam olarak ne zaman ve nerede başlayacağı görülecek.

ABD emperyalizminin krizinde, dünya çapında askeri çatışmaya yönelmesinde ve ülke içindeki toplumsal ve siyasi durumunda, Almanya’yı 1930’larda savaşa götüren Nazi rejimine yön veren iç krizlerin bir yankısı söz konusudur.

Britanyalı tarihçi Tim Mason, Nazizm, Faşizm ve İşçi Sınıfı adlı kitabında, Hitler’in Üçüncü İmparatorluk’unun savaşa yönelmesi hakkında şunları yazmıştı:

“İmparatorluk içindeki ekonomik, toplumsal ve siyasi gerilimler, 1937 yazından sonra durmadan daha şiddetli hale geldi; bizzat Hitler’in bunların teknik içeriği hakkında çok az şey bildiğini söylemek yerinde olmakla birlikte, varlıkları hakkında bilgilendirildiği ve büyüklüklerinin farkında olduğu kanıtlanabilir. 1937-38 kışında Hitler’in zihni ile bu genel kriz ve daha dinamik bir dış politika gereksinimi arasında bilinçli bir bağlantının varlığı henüz kurulamıyorsa da, her şeye rağmen bu iki açı arasında işlevsel ilişkiler olduğu ileri sürülebilir…

“Bu diktatörlük ve silahlanma eliyle üretilmiş yapısal gerilimler ve krizler rejiminin açık olduğu tek ‘çözüm’, daha fazla diktatörlük ve silahlanma, ondan sonra genişleme, sonra savaş ve terör, sonra yağma ve köleleştirme idi. Kesin ve hep var olan alternatif, çöküş ve kaostu ve bu yüzden, tüm çözümler geçici, telaşlı, zayıf işlerdi; acımasız bir temanın etrafında gitgide daha barbarca doğaçlamalardı.”

Pompeo’nun Güney Amerika’dan Kuzey Kutup Bölgesi’ne ve oradan Ortadoğu’ya hummalı uçuşlarında, gittiği her yerde savaş ve ekonomik yıkım tehdidinde bulunmasında ve Trump yönetiminin politikalarında aynı “geçici, telaşlı, zayıf” karakter görülmektedir. Bunlara, Venezuela ve İran halklarını açlıktan boyun eğdirme çabalarından, Yemen’e karşı ABD destekli soykırımsal askeri harekata ve topyekün bir küresel savaş tehdidine kadar uzanan acımasız ve “barbarca” doğaçlamalar eşlik etmektedir.

ABD egemen sınıfı, şimdiye kadar, savaşa herhangi bir örgütlü direnişin olmamasına güvenerek, küresel saldırganlık planlarını Amerikan halkının arkasından hazırlayabiliyordu. Ama sınıf mücadelesinin yükselişi ile birlikte, yaygın savaş karşıtı duyarlılık, kaçınılmaz olarak aktif biçimler alacak ve işçi sınıfının toplumsal eşitsizliğe ve demokratik haklara yönelik saldırılara artan muhalefeti ile bir araya gelecektir.

Amerikan emperyalizminin patlamasının arkasında yatan çelişkiler, egemen sınıfın savaş hummasındaki istekli ve aktif bir elebaşı olan Demokratik Parti yapısı içinde aşılamaz. Savaşa karşı mücadele, sosyalizm uğruna mücadeledir ve sosyalizm mücadelesi, savaşa karşı mücadele etmeyi gerektirir. Yeni bir dünya savaşına doğru gidiş, yalnızca, kapitalist sistemi ortadan kaldırma hedefiyle, uluslararası işçi sınıfına dayanan ve onun önderlik ettiği kitlesel bir toplumsal hareketin gelişimi yoluyla durdurulabilir.

Bill Van Auken