Emperyalist “ruhtaki yalan”

Julian Assange hapiste çürürken, politikacılar “Dünya Basın Özgürlüğü Günü”nü kutluyor

6 Mayıs 2019

3 Mayıs, her yıl Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) desteğiyle kutlanan, Dünya Basın Özgürlüğü Günü.

UNESCO, bu günü, açıkça, “basın özgürlüğünün temel ilkelerini” kutlamak, “dünya genelinde basın özgürlüğünü değerlendirmek, medyayı bağımsızlığına yönelik saldırılar karşısında savunmak ve işlerini yaparken hayatını kaybeden gazetecileri saygıyla anmak” için düzenlediğini söylüyor.

Gerçeklerin gösterdiği üzere, bu aldatıcı iddiaların içi boştur.

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange, Londra’daki yüksek güvenlikli bir hapishaneye atılmış durumda ve ABD’ye örtülü iade edilme tehdidi ile karşı karşıya. Peki, neden? Çünkü o ve onun medya kuruluşu, “basın özgürlüğünün temel ilkeleri”ni ciddiye aldı ve hem dünya çapında hükümetlerin ve şirketlerin günlük yolsuzluklarına ve suçlarına, hem de özellikle Amerikan militarizminin ölüm saçan eylemlerine aktif biçimde ışık tuttu. Assange’ın bir avukatının belirtmiş olduğu gibi, Washington, “yabancı bir gazetecinin, doğru bilgileri yayınladığı için cezai kovuşturma ile karşılaşmak üzere iadesini istiyor.”

Bu arada, Cuma günü, bir diğer BM kurulu, Keyfi Gözaltı Çalışma Grubu, Assange’a kefalet şartlarını ihlal etmekten verilen 50 hafta hapis cezasını “çok ağır bir mahkumiyet” olarak onaylamadığını kayda geçirdi ve bu ihlalin “küçük bir ihlal” olduğunu belirtti. BM İnsan Hakları sisteminin parçası olan Çalışma Grubu, 2015’te, Assange’ın İsveç ve Britanya hükümetleri tarafından “keyfi olarak alıkonulduğunu” ve onun “hareket özgürlüğü ve tazminat hakkına sahip olduğu” görüşünü ifade etmişti. Bu görüş, Britanya hükümeti tarafından görmezden gelindi; Cuma günkü görüşe yönelik tavır da farklı olmayacak.

Bu haftaki etkinlikler sırasında, herhangi bir etkinlikte, UNESCO ya da Dünya Basın Özgürlüğü Günü ile ilişkili hiç kimse Assange’a değinmedi. Doğrusu, anlamlı bir şekilde, Afrika Birliği’nin ev sahipliğinde Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da düzenlenen ana etkinlikte, açılış konuşmacılarından biri, Britanya Dışişleri Bakanı Çok Saygıdeğer Jeremy Hunt’tı.

Bu “çok saygıdeğer” Bay Hunt, Assange’ın 11 Nisan’da acımasızca ele geçirilip hapse atılmasından sorumlu olan Britanya hükümeti yetkililerinden biriydi. Hunt, WikiLeaks’in yayıncısının tutuklanmasının ardından yaptığı açıklamada şunları belirtmişti: “Bugün gördüğümüz şey, hiç kimsenin yasaların üstünde olmadığıdır. Julian Assange bir kahraman değildir. Yıllarca gerçeklerden saklanmıştır ve doğru olan, onun geleceğine Britanya yargı sistemi içinde karar verilmesi gerektiğidir.”

Bir basın bültenine göre, Hunt, Addis Ababa’daki konuşmasında, “basın özgürlüğünü geliştirme vizyonunu sergiledi.” Kusura bakmayın ama, Dışişleri Bakanı, dünyanın en önde gelen araştırmacı gazetecisine yönelik kindar zulme başkanlık ederek, önceden hazırlanmış açıklamalarla değil ama Londra Emniyet Müdürlüğü’nün kaba şiddetiyle, “vizyonunu” çoktan “sergilemişti.”

Hunt, bir sürü apaçık yalandan ve boş palavralardan oluşan konuşması sırasında, Etiyopya’daki dinleyicilerine şunları söyledi: “İnsanlığın ilerleyişi açıkça gösteriyor ki, bilgelik, farklı bakış açılarına özgürce ve adilce tartışmak için oksijen verildiğinde [tartışma alanı tanındığında], fikirler arasındaki açık rekabetten kaynaklanmaktadır.” Hunt, devamında şunu da ekleyebilirdi: “Yeter ki, bu farklı bakış açıları resmi olana güç versin. Yoksa oksijen akışı kesilir.”

Addis Ababa’daki sunumlara, tüm katılımcıların (hem emperyalist, hem de Afrikalı burjuva politikacılar), büyüyen halk hoşnutsuzluğundan duydukları korku ve muhalif sesleri bastırmak için hissettikleri ihtiyaç yön verdi.

Hunt’un ve diğerlerinin konuşmalarına (tüm dünyadaki otoritelerin bugünlerde “basın özgürlüğü” sorununa genel yaklaşımına) çarpıtılmış ve sahtekar bir “laf salatası” karakterini veren buydu. Hükümetlerin gerçekte istedikleri şey, “basın özgürlüğü”nden kurtulmaktır. Egemen seçkinler, muhalefet eden ve “yıkıcı” sesler olmadan, özgürce iş görebilmek istemektedir.

Bu kaygılar, interneti sistematik biçimde sansürleme ve kısırlaştırma çabasına yol açıyor ve bunlar, nefret söyleminin, yabancı düşmanlığının, çevrimiçi tacizin, uydurma istatistiklerin, yanıltıcı medya haberlerinin, seçimlerin manipüle edildiği iddialarının ve “popülist söylem”in tehlikelerine yapılan göstermelik göndermelerle gerekçelendiriliyor. Kuşkusuz, yanlış haber, hilekarlık ve her türden geriliği ve önyargıyı teşvik etme, çok eskiden beri burjuva medyanın sermayesi olmuştur ve yetkili konumda olan hiç kimse, bundan şikayet etmeyi düşünmemiştir. Yönetenleri küplere bindiren ve Assange’a yönelik zulmün gaddarlığını körükleyen, tam olarak, şimdiye kadar etkin biçimde işleyen yanlış haber ve hilekarlık mekanizmalarının bozulmasıdır.

Benzer şekilde, UNESCO’nun “Gazetecilik, Aldatıcı Haberler ve Yanlış Bilgi Verme: Gazetecilik Öğretimi ve Eğitimi El Kitabı” (2018), “güvenilir kaynakların” ve “inandırıcı gazeteciliğin”, ölümsüz bir ifadeyle, “bilgi kargaşası” diye adlandırdıkları şeyden zarar gördüğünü ileri sürüyor.

Yazarlar, sosyal medyanın, “yankı odaları, kutuplaşma ve aşırı yandaşlık yaratarak; popülariteyi meşruluğa dönüştürerek” ve “popülist önderlerin, hükümetlerin ve uç aktörlerin manipülasyonuna izin vererek”, “demokrasinin altını oyduğunu” savunuyor.

“El Kitabı”, kaygıyla, “haber yayıncılarının, izleyicilerini, yayının ortadan kalkmasının önündeki bariyerler olarak tutma mücadelesi vermesi, herhangi bir kişiye ya da oluşuma, geleneksel bekçileri atlatarak içerik üretme izni vermesi ve dikkat çekmek için rekabet etme” olgusuna dikkat çekiyor. Ve dahası şu uyarıda bulunuyor: “Sosyal medya platformlarında ve internette yüksek hızlı bilgi edinme herkese açıkken, herkes bir yayıncı olabilir. Bunun sonucunda, yurttaşlar, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt etme mücadelesi veriyorlar. Kuşkuculuk ve güvensizlik hüküm sürüyor. Aşırı görüşler, komplo teorileri ve popülizm serpiliyor ve bir zamanlar kabul edilen doğrular ve kurumlar sorgulanıyor.”

Tutucu, antidemokratik ve düzen yanlısı görüşlerinin harareti ve “bir zamanlar kabul edilen doğrular ve kurumlar”ı koruma arzularının derinliği, Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün çok saygıdeğer, güzel konuşan organizatörlerinin neden Assange’ın ve onun gibi olan herkesin sonsuza dek hapiste çürümesini umduğunu açıklamaya yardımcı oluyor.

Eğer UNESCO ve bu kalabalığın geri kalanı “kasten yanlış haber verme” ve “yanlış bilgilendirme” konularında ciddi olsalardı, ne olursa olsun, Amerikan medyasının Irak’taki “kitle imha silahları” üzerine felaket getiren uydurma haberlerini baş örnek olarak sergilerlerdi. Bu, modern zamanların açık ara farkla en büyük “aldatıcı haberi” idi ve bir milyondan fazla insanın ölümüne ve bütün bir toplumun yıkımına yol açtı.

Lev Troçki, bir keresinde, “Her tarihsel çağ, kendi tekniğine ve kendi siyasi biçimine ama aynı zamanda kendine has bir ikiyüzlülüğe sahip olur,” diye belirtmişti.

Hunt’ın, bir yandan, kendisinin ve başka yetkililerin, “işlerini yapan gazetecileri koruma ve özgür bir medyanın faydalarının tanıtımını yapma yönünde küresel bir kampanya” başlattıklarını duyurması ve diğer taraftan, Assange’ın ağzını bağlamak ve mümkünse onu sonsuza kadar susturmak için elinden geleni yapması nasıl mümkün oluyor?

Doğrusu, bu, salt ikiyüzlülüğün ötesine geçmektedir. İngiliz ekonomist ve toplum bilimci John A. Hobson, değerli Emperyalizm: Bir İnceleme (1902) adlı eserinde, bu tür resmi “bölmelere ayırma”nın, bu “tutarsızlık, kafada eşzamanlı olarak çatışan fikirlere ya da hislere sahip olma yeteneği”nin, “bir ikiyüzlülük ya da sahte güdülerin kasten bilinçli taklidi durumu olmadığını” savunmuştu. Hobson, bunun, daha çok, “Platon’un ‘ruhtaki yalan’ –bir yalan olduğunu bilmeyen bir yalan– diye adlandırdığı durum” olduğunu iddia etmişti. Hobson, bunun, “özenle dokunmuş entelektüel ve ahlaki savunmaları” ile birlikte, emperyalist gelişme aşamasının “etiği ve sosyolojisi” olduğunu savunuyordu.

“Tüm süreci kontrol edip yönlendiren etmen,” diye yazıyordu Hobson, “finansal ve endüstriyel dürtülerdir; bir ulus içindeki küçük, muktedir ve iyi örgütlü grupların doğrudan, kısa vadeli işleyen maddi çıkarlarıdır.”

Assange, zenginler ve güçlüler, yani “küçük, muktedir ve iyi örgütlü gruplar” yararına, onların ezilenlere karşı suçlarını ifşa ettiği için alıkonulan bir sınıf savaş tutsağıdır.

Jeremy Hunt, Addis Ababa’da bir konuda haklıydı. Hunt, “Eğer sorunlar ve gerilimler bastırılırlarsa, o zaman büyük olasılıkla çok daha fazla kontrolden çıkarlar,” uyarısında bulunuyor ve ekliyordu: “Gazetecilerin bir sorunu haber yapmasını engellemek, sorunu ortadan kaldırmaz… İşin aslı, hükümetler gazeteleri kapatmaya ve medyayı bastırmaya başladıklarında, düzeni korumaktan çok gelecek için sorun biriktiriyor olmaları daha olasıdır.”

Ancak onun bu konuda hiçbir fikri yok.

Dünyanın her yerinde, işçiler, işlerini, ücretlerini ve sosyal haklarını savunma uğruna giderek büyüyen bir grev hareketine katılıyorlar. Demokratik hakları savunmanın gerçek toplumsal tabanını, kapitalist oligarşinin yozlaşmış temsilcileri değil, bu toplumsal tabaka oluşturmaktadır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Cumartesi günü, altıncı çevrimiçi 1 Mayıs kutlamasını düzenleyecek. Etkinliğin önemli bir odak noktası, işçi sınıfının Assange’ı ve ifşaatçı Chelsea Manning’i savunmak üzere örgütlenmesi olacak. WSWS’nin bütün okurlarını ve ifade özgürlüğünü savunmak isteyen herkesi, toplantıya kayıt olup, katılmaya çağırıyoruz.

David Walsh