İmamoğlu mazbatasını alırken, derinleşen krizin ortasında seçim tartışması sürüyor

Ulaş Ateşçi ve Keith Jones
22 Nisan 2019

Çarşamba günü, 31 Mart’taki yerel seçimlerden on yedi gün sonra, ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) İstanbul büyükşehir belediye başkanı adayı Ekrem İmamoğlu, İl Seçim Kurulu’ndan mazbatasını aldı ve ülkenin en büyük kentinin belediye başkanı oldu.

Bununla birlikte, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 16 Nisan’da, Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK), yaygın seçim hilesi olduğu iddiasıyla İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçiminin iptal edilmesini talep eden olağanüstü itirazını sunmuş durumda. AKP’li yetkililer, seçmen listelerinde ve oy verme prosedürlerinde usulsüzlükler olduğu gerekçesiyle 300.000’den fazla oyun şüpheli olduğunu iddia ediyorlar.

YSK’nin AKP’nin itirazlarını kabul etmesi halinde, Haziran ayında İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı için yeni bir seçim düzenlenecek.

Ülke nüfusunun beşte birine ev sahipliği yapan İstanbul’un kaybedilmesi, İslamcı popülist Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP için ciddi bir darbe olacak. Erdoğan, 31 Mart seçim sürecinde, partisinin kampanyasına bizzat önderlik etmişti.

Her ne kadar AKP ve onun aşırı sağcı ittifak ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ülke genelinde oyların toplam yüzde 51,6’sını almış olsa da, Cumhur İttifakı’nın adayları İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere ülkenin en kalabalık altı kentinden beşinde yenilgiye uğradı.

Bu kayıplar, AKP’nin kent yoksulları ve diğer emekçi kesimler arasındaki desteğinde önemli bir aşınma olduğunu yansıtıyor. Bu aşınma, Erdoğan’ın, büyük sermayenin talepleri doğrultusunda yeni ve sert bir kemer sıkma programı uygulamak için harekete geçtiği koşullarda meydana geliyor.

Türkiye ekonomisi, geçtiğimiz yılın sonunda, 2009’dan beri ilk kez durgunluğa girdi. Azalan talep ve Türk lirasının değerinde yaşanan sert düşüş nedeniyle büyük zararlarla karşı karşıya bulunan büyük şirketler, tam da işçi sınıfının artan gıda fiyatlarına ve işsizliğe yönelik öfkesi tırmanırken, işçi sınıfının yoğunlaştırılmış sömürüsünün koşullarını yaratması için hükümete baskı yapıyorlar. Bu hafta başında, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ocak ayında işsizliğin bir önceki yıla göre yüzde 3,9’luk artışla yüzde 14,7’ye sıçradığını bildirdi. Genç işsizliği de yüzde 26,7’ye ulaşmış durumda.

Türk burjuvazisinin son yetmiş yıldır başlıca askeri-güvenlik ortağı olan Washington ile ilişkilerin çökmeye başlaması da, hükümetin krizini şiddetlendiriyor.

Trump yönetimi, hem Cumhuriyetçilerin hem Demokratların desteğiyle, Erdoğan hükümetinin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemi satın almakta ısrar etmesi halinde, ekonomik yaptırımlar ve başka misillemeler tehdidinde bulunuyor. Ankara ise, ABD’nin, Kürt milliyetçisi PKK örgütünün Suriye kolu olan YPG ile ittifakından vazgeçmesi ve Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinde çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı bölgelere kadar genişleyen bir “tampon bölge” kurma izni vermesi konusunda kararlı görünüyor.

İstanbul’daki ilk oy sayımı, CHP’nin adayının 28.000 oy kadar farkla kazandığını gösteriyordu. AKP’nin talebi üzerine geçersiz oyların yeniden sayılması, İmamoğlu ile AKP’nin adayı Binali Yıldırım arasındaki farkı 13.000 oya düşürdü. AKP’nin 8,8 milyon civarındaki tüm oyların yeniden sayılmasına ilişkin daha sonraki bir talebi reddedildi.

AKP’nin Yüksek Seçim Kurulu’na İstanbul seçiminin iptali için yaptığı resmi başvuru, seçim yolsuzluğu iddialarına dayanıyor. Bununla birlikte, Erdoğan, 13.000 oyluk bir farkla seçimin kazanılamayacağı gibi açıkça antidemokratik bir sav temelinde, İmamoğlu’nun galibiyetinin geçerliliğini alenen sorgulamıştı.

Yüksek Seçim Kurulu ve çeşitli il ve ilçe seçim kurulları, halihazırda bazı seçim sonuçlarını iptal etmiş durumda. Seçim kurulları, temel demokratik hakları küstahça ihlal ederek, Kürt milliyetçisi Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) adaylarının belediye başkanlığını kazandığı altı ilçede bu adaylara mazbatalarını vermeyi reddetti ve bunun yerine mazbatalar tamamı AKP’li olan ikinci adaylara verildi. Seçim makamları, bunu, söz konusu kişilerin, 15 Temmuz 2016’daki NATO destekli başarısız askeri darbenin ardından Erdoğan yönetiminin siyasi muhaliflerine karşı başlattığı kapsamlı temizliğin parçası olarak KHK ile kamu görevlerinden ihraç edilmiş olmalarıyla gerekçelendirdi. Ne var ki, aynı seçim makamları, bu adayların 31 Mart’ta aday olmalarına onay vermişti.

Önderlerinin birçoğu “terör”ü destekleme ve PKK ile bağlantılı olma iddiasıyla hapiste olan HDP, uzun bir süredir, AKP hükümetinin ve devlet yetkililerinin keyfi ve açıkça antidemokratik eylemlerinin hedefi konumunda. 2016-2017 yıllarında, hükümet, 2014 yerel seçimlerinde seçilen HDP destekli 90’dan fazla belediye başkanının yerine kayyum atamıştı.

Bir habere göre, seçim makamları, 31 Mart seçimlerinden bu yana geçen on yedi günde, AKP’nin ilk sonuçlara yaptığı itirazların yüzde 87’sini (78’den 68’ini) ve müttefiki MHP’nin itirazlarının yüzde 68’ini kabul etti. CHP’nin itirazlarının yüzde 43’ü ve onun Millet İttifakı’ndaki ortağı İYİ Parti’nin itirazlarının yüzde 26’sı kabul edilirken, HDP’nin yaptığı 17 itirazdan sadece 3’ü (yüzde 17’si) kabul edildi.

Sahte demokrasi savunucuları

CHP’nin önderlik ettiği Millet İttifakı, seçim kampanyası boyunca, kendisini gitgide daha otoriterleşen Erdoğan yönetimine karşı demokrasi savunucusu olarak sundu.

Çok büyük bir sahtekarlık olan bu iddia, HDP’nin de onayını aldı. HDP, İstanbul’da ve batıdaki çeşitli kentlerde aday çıkarmadı ve destekleyicilerine CHP’ye oy verme çağrısı yaptı.

Bu yüzyılın başına kadar Türkiye Cumhuriyeti’ne hakim olan geleneksel Kemalist burjuva seçkinlerin partisi olan CHP, bu seçkinlerin işlediği ve çok sayıda askeri darbeyi, işçi sınıfının şiddetle bastırılmasını ve Kürt halkının ezilmesini kapsayan suçların ortağıdır.

İmamoğlu, İstanbul’daki sandıklardan birinci çıkmasından sadece birkaç gün sonra, CHP’nin düpedüz gerici karakterinin altını çizecek şekilde, Twitter hesabından, NATO’nun eğittiği eski albay Alparslan Türkeş’e saygısını ifade eden bir mesaj yayınladı. Aşırı sağcı MHP’nin kurucusu olan Türkeş, 1970’lerde sola ve işçi sınıfına karşı faşist şiddetin teşvik edilmesinin merkezinde yer alıyordu.

CHP’nin Millet İttifakı ortağı İYİ Parti de kısa süre önce MHP’den koptu ve partinin önderi Meral Akşener, 1990’ların sonunda içişleri bakanı iken, Kürtlere yönelik şiddetli baskıya önderlik etmişti.

HDP ise, Kürt burjuvazisinin ve küçük burjuvazisinin, yeniden biçimlendirilmiş bir Türkiye’de ABD’nin, NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin gözüne girmeye çalışarak daha fazla siyasi ve ekonomik güç kazanmayı uman kesimlerini temsil etmektedir.

CHP ve HDP, kendilerini demokrasi savunucusuymuş gibi gösterseler de, gerçekte, Ortadoğu’yu kırıp geçiren baskıdan ve savaşlardan sorumlu dünya gericiliğinin başlıca merkezi olan emperyalizme AKP’den açıkça daha belirgin biçimde yönelmiş durumdalar.

Washington ve Avrupa’daki başlıca devletler, İstanbul seçimi üzerine anlaşmazlığı yakından takip ediyorlar. AKP’nin seçim makamlarına İstanbul’daki sonucu iptal ettirmede başarılı olması durumunda, Erdoğan yönetimine baskı yapmak, hatta onu yerinden etmek için anlaşmazlığı sonuna kadar kullanmaya çalışabileceklerinin işaretini verdiler.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Nisan ayı başında, AKP’nin seçim sonuçlarına itirazda bulunmayı bırakmasını talep eden bir açıklama yayınladı ve sanki sözleşmişçesine, New York Times, CHP’yi otoriter İslamcı Erdoğan’ın “demokratik” muhalifi olarak öven bir başyazı yayınladı.

AKP, işçi sınıfına karşı yeni bir saldırı başlatıyor

Son günlerde, Erdoğan ve bakanları, yerli ve uluslararası büyük sermayeye yeniden güven verip, Washington’ı yatıştırmaya çalışıyorlar.

Hazine ve Maliye Bakanı ve Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Pazartesi günü Beyaz Saray’da Trump ile bir araya geldi. Hem burada, hem de Washington’daki diğer toplantılarda, Albayrak ve Savunma Bakanı Hulusi Akar, S-400 alımının Ankara’nın NATO’ya ve ABD ile Türkiye arasındaki askeri-güvenlik ittifakına bağlılığında herhangi bir değişikliği temsil etmediğini savundular.

Türkiye-ABD İş Konseyi’nin “İşe Dönüş: Zor Zamanlarda Ortaklığın Koruması” başlığı altında düzenlenen konferansında konuşan Albayrak, Türkiye’nin “iş dünyasına açık” olduğunu ilan etti; “serbest piyasa sistemi”ne bağlılıklarını ve hükümetin “şirketler ve yatırımcılar için öngörülebilirliği arttırma ve politika belirsizliğini azaltma” kararlılığını vurguladı.

Perşembe günü, hükümet yanlısı Memur Sendikaları Konfederasyonu’nun (Memur-Sen) düzenlediği “İşin Geleceği; Tehditler ve Fırsatlar” konferansında konuşan Erdoğan, ulusal “birlik ve beraberlik” çağrısı yaptı. Seçim dönemindeki tartışmaların artık sona ermiş olduğunu belirten Erdoğan, “ekonomi ve güvenlik başta olmak üzere asıl gündeme odaklanmak” için siyasi tartışmaların geride bırakılması gerektiğini söyledi. Bu, işçi sınıfına yönelik saldırının yoğunlaştırılmasına ve Türk burjuvazisinin Kürtleri bastırıp bölgesel güç emellerinin peşinde koşmasına odaklanılması anlamına gelmektedir.

Erdoğan, kendisinin ve bakanlarının tekrar tekrar vurguladığı üzere, hükümetin “ekonomik dönüşüm”e odaklanabileceğini kastederek, bir sonraki seçimlere dört buçuk yıl olduğunun altını çizdi. Bu, hükümetin halk tarafından desteklenmeyen önlemleri gerçekleştirmeye çalışmak için zamana ve siyasi alana sahip olduğu konusunda büyük şirketlere verilen bir taahhüt anlamına gelirken, aynı zamanda, işçi sınıfından gelen muhalefeti bastırmasını gerekçelendirmek için bu muhalefeti derhal “gayrimeşru” ve “demokrasi dışı” olarak damgalayacağına ilişkin bir tehdittir.

Maliye Bakanı Albayrak, 10 Nisan’da, sözü verilmiş olan bir “yeni ekonomi programı”nın ilk adımlarını açıkladı. Söz konusu program, bazı uluslararası yorumcular tarafından “yetersiz” bulunsa da, gerçekte işçi sınıfına yönelik yeni bir saldırıya işaret ediyordu ve tam da bu yüzden, başlıca patron örgütü TÜSİAD’dan coşkulu bir destek gördü.

Programdaki işçi sınıfı karşıtı en önemli adımlardan biri, bir kıdem tazminatı fonunun oluşturulması ve bunun, büyük şirketleri finanse etmek için bireysel emeklilik sistemi (BES) fonuyla bütünleştirilmesidir. Erdoğan hükümeti, aynı amaçla, işsizlik sigortası fonunu halihazırda yağmalamış durumda.

CHP ile HDP, ikiyüzlü bir şekilde, hükümetin ekonomi programını işçi sınıfına yönelik bir saldırı olarak eleştirdi. CHP, hükümeti, işçi sınıfının “son kalesi”ne saldırmakla suçladı. Bu, yalnızca, CHP’nin, Türk burjuvazisinin 1980’den beri işçi sınıfına karşı gerçekleştirdiği toplumsal karşıdevrimdeki kendi rolünü teşhir etmeye hizmet eden bir açıklamadır.

AB ve NATO yanlısı HDP’ye gelince; onun kemer sıkmaya karşı çıkma iddialarının değeri, Yunanistan’daki kardeş partisi Syriza’nın yaptıklarında ve HDP’nin kendi belediye yönetimlerinde uyguladığı şirket yanlısı politikalarda görülmektedir.

İşçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarını güvenceye alabilmesinin tek yolu, emperyalizme ve burjuvazinin bütün rakip partileri ile hiziplerine karşı kendi sosyalist enternasyonalist partisini inşa ederek bağımsız bir siyasi güç olarak ortaya çıkmasından geçmektedir.