Münih Güvenlik Konferansı’na emperyalist çatışmalar yön verdi

Peter Schwarz
19 Şubat 2019

Dün sona eren Münih Güvenlik Konferansı, hızla parçalara ayrılan ve felakete doğru ilerleyen bir kapitalist dünya düzenini açığa vurdu.

Organizatörlerin konferansın sloganı olarak parçalara ayrılmış bir yapboz imgesi seçmişler ve şu soruyu sormuşlardı: parçaları kim toplayacak? Toplantı süreci, yapbozun parçaları üzerine mücadelenin yirminci yüzyılın iki dünya savaşından daha az şiddetli ve kanlı olmayacağını açıkça ortaya koydu. Konferansa katılanlar ve medya, bunu gizlemek için çok az çaba gösterdi.

Hıristiyan Sosyal Birlik’in (CSU) Genel Sekreteri Markus Blume, Frankfurter Allgemeine Zeitung’da, otuz yıl önce Soğuk Savaş sona erdiğinde, “birçoklarının bir ebedi istikrar çağı beklediklerini” ve Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu”ndan söz ettiğini hatırlatıyor ve şu sonuca bağlıyordu: “Bugün, 2019’da, bütün bunlar başka bir devirden bir haber gibi geliyor. Bizler, dünya çapında, görülmemiş ölçekte, hızda ve radikallikte çarpıcı değişimler yaşıyoruz.” Dünya düzenimiz, “bu köklü değişimlere hazırlıksız” idi.

Süddeutsche Zeitung ise şu yorumda bulundu: “Sorunların büyük ölçüde doğru çözümlenebildiği ancak çözümleri için herhangi bir akıllı formülün yokluğu, günümüzün belirtisi niteliğinde. Akbabalar, sistemin artıklarının üstüne çullanmaya hazır bir şekilde, daireler çizerek dönüyor.”

Hükümet başkanlarından, bakanlardan, askeri uzmanlardan ve politikacılardan oluşan yüzlerce kişinin katıldığı üç günlük toplantıya, NATO’nun Rusya ile cepheleşmesinin ve ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının dışında, bizzat NATO içindeki çatışmalar yön verdi. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in müdahalesi, ABD ile Almanya ve diğer Avrupa devletleri arasındaki keskin farklılıkları açığa vurdu.

Pence, İran’a karşı savaş açmak için İsrail, Polonya ve bir dizi Arap devleti ile bir ittifak oluşturduğu Varşova’dan gelmişti. Pence, Varşova’da, ABD’nin Avrupalı müttefiklerine, “bizim yanımızda yer alın” emri vermiş ve onları, dolaylı olarak, bunu reddetmeleri durumunda NATO ittifakının parçalanmasıyla tehdit etmişti: “Bu yüce amaçta bizimle olursanız, biz de sizinle oluruz.”

Pence, Münih’te de, aynı emreden kibirli dili kullandı. O, İran’ı, yeni bir Musevi Soykırımı planlamakla ve İsrail’i yok etmeyi amaçlamakla suçladı. Pence, ABD’nin Tahran’da rejim değişikliğine hazırlandığını ima etti ve Avrupa’dan, İran’la nükleer anlaşmasını terk etmesini ve bunun yerine Amerikan yaptırımlarını desteklemesini istedi.

Pence, halihazırda inşası süren ve Almanya’yı Baltık Denizi üzerinden doğrudan Rusya’ya bağlayan Kuzey Akım 2 boru hattına da hararetli bir şekilde saldırdı ve şu tehditte bulundu: “Eğer müttefiklerimiz Doğu’ya bağımlılığı arttırırlarsa, Batı’nın savunmasını garanti edemeyiz.”

Handelsblatt gazetesi, Münih konferansı sırasında, hükümet çevrelerine dayanarak, Trump yönetiminin Alman otomotiv ithalatını ABD’nin ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak sınıflandırmayı ve gümrük vergileri almayı planladığını ilan etti. Bu, ticaret savaşında, Almanya’nın ihracat sektörü için vahim sonuçları bulunan yeni bir aşama olur.

Pence, ayrıca, NATO’nun Avrupalı üyelerinin askeri harcamalarını GSYİH’lerinin yüzde 2’sine çıkarma talebini tekrarladı. O, 2024’e kadar bu hedef nasıl ulaşılacağı üzerine “güvenilir planlar” talep ederek uyarıda bulundu. ABD başkan yardımcısı, konuşmasının ardından, Münih’te olağan olduğu üzere soru almadan ya da diğer konferans katılımcılarının konuşmalarını dinlemeden, gözden kayboldu.

Almanya’nın ve diğer Avrupa ülkelerinin temsilcileri, bu konuşmaya öfkeyle tepki gösterdiler. Almanya Başbakanı Angela Merkel, basının “alışılmadık biçimde tutkulu bir konuşma” diye adlandırdığı ve ayakta alkışlanan bir konuşma yaptı. Merkel, Amerikan heyetinin yaptığı suçlamalara karşı çıktı ve çok taraflı bir politika talep etti. O, “kendinizi başkasının yerine koyup ortak kazan-kazan çözümlerine ulaşabiliyor musunuz diye bakmanın”, her şeyi kendi başınıza çözmekten daha iyi olduğuna inanıyordu.

Merkel’in çok taraflılık çağrısı, Almanya’nın ve Avrupa’nın da kıyasıya kendi ekonomik ve jeostratejik çıkarlarını kovalamaya kararlı olduğu gerçeğini gizleyememektedir. Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, “büyük güçler arasında rekabete geri dönüş, yeni güvenlik görünümünün en öne çıkan özelliğidir,” dedi ve şunu belirtti: “Sevelim ya da sevmeyelim, Almanya ve Avrupa bu rekabetçi mücadelenin parçasıdır. Biz, tarafsız değiliz.”

Merkel, von der Leyen gibi, konuşmasının büyük kısmını, Almanya’nın ve AB’nin şimdiden neler yaptığını ve yeni bir askeri çatışmalar dönemine hazırlanmak için hala yapmak istediklerini listelemeye ayırdı.

Başbakan Merkel, açıkça, NATO’nun yüzde 2’lik askeri harcama hedefini kabul etti ve Almanya’nın Afganistan’da ve Doğu Avrupa’da ABD ile yan yana yaptığı askeri operasyonları övdü. O, Almanya’nın şu anda, özellikle Mali’de ve diğer Afrika ülkelerinde, NATO’nun dışında aktif olduğuna büyük vurgu yaptı. Merkel, yalnızca ortak bir Avrupa ordusunu ve ortak silah politikasını değil ama aynı zamanda Avrupa’nın ortak bir silah ihracatı politikasını savundu ki bu, silahlar üzerindeki mevcut ihracat sınırlamalarının gevşetilmesi anlamına geliyor.

Sosyal Demokrat Partili Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Almanya-Avrupa’nın dünya gücü olma yönelimini, şu formülle özetledi: “Dünya politikasının öznesi ya da nesnesi: Avrupa’nın gelecekte karşı karşıya olduğu can alıcı mesele budur.” Bir gazete, şu yorumda bulundu: “Avrupa’nın kendini ortaya koyma arzusu, bu konferansın temasıdır.”

Konferansın bazı katılımcıları Atlantik ötesi sert gerilimlerden dolayı şahsen ABD Başkanı Donald Trump’ı suçlarken, diğerleri daha temel nedenlere değindiler. Almanya parlamentosunun dış ilişkiler komitesi başkanı Norbert Röttgen, Trump’ın neden olmadığını; tersine, jeopolitikada yaşanan ve büyük güç rekabetine geri dönülmesine ve çok taraflılığı tuzla buz eden merkezkaç güçlere yol açan tektonik kaymaların bir belirtisi olduğunu belirtti. Röttgen, şunları söyledi: “Trump sonrası dönemde, Trump öncesi döneme geri dönüş söz konusu olmayacak. Statüko, Avrupa’nın güvenliğinin ABD tarafından güvence edilmesi idi. Bu, bir daha olmayacak.”

İki dünya savaşında birbirlerine karşı savaşmış olan ABD ile Almanya arasında keskin anlaşmazlıkların patlak vermesine, bizzat Avrupalı devletler arasındaki şiddetli anlaşmazlıklar eşlik ediyor. Fransa ile İtalya arasındaki ilişki düşük bir seviyeye geriledi ve Almanya ile Fransa arasındaki ilişkiler de gözle görülür derecede daha soğuk.

Bu durum, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) daha 1980’lerin sonunda öngörmüş olduğu perspektifi doğrulamaktadır. Bu perspektife göre, dünya ekonomisi ile ulus devletler arasında var olan ve Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin de altını oyan çelişki, aynı zamanda, büyük kapitalist güçler arasında yeni çatışmalara ve sınıf mücadelesinin canlanmasına yol açacaktı.

Kapitalizmin savunucuları ve onların sahte sol destekleyicileri Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasıyla birlikte dünya sosyalist devrimi çağının sona ermiş olduğunu iddia ederlerken, Uluslararası Komite, 20. yüzyılın tamamlanmamış kaldığını savundu.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı ve ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Ulusal Başkanı olan David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl kitabının önsözünde şöyle yazıyordu: “İnsan soyunun yirmi birinci yüzyılın başında karşı karşıya olduğu başlıca ekonomik, toplumsal ve siyasal çelişkiler, çoğunlukla, yirminci yüzyılın başlangıcında karşı karşıya olunanlar ile aynıdır. … Bu yüzyıldaki mücadelelerin altında yatan büyük toplumsal, ekonomik ve siyasi konuların hiçbiri kesin olarak çözülmüş değil.”

NATO “ortakları” arasında keskin çatışmaların ortaya çıkması bu değerlendirmeyi doğrulamaktadır ve bu, aynı zamanda, işçi sınıfının emperyalist savaş kışkırtıcılarına zamanında meydan okuyamaması durumunda var olan üçüncü ve nükleer bir dünya savaşı tehdidine ilişkin sert bir uyarıdır.

Dünyanın her yerinde, işçi sınıfı, bir toplumsal mücadeleler dalgasının içine girmiş durumda. ABD’deki öğretmenler, Meksika’daki otomotiv işçileri ve Sri Lanka’daki plantasyon işçileri bunlar arasında. Egemen seçkinler, sınıf mücadelesindeki bu kabarmaya, milliyetçiliği ve militarizmi yükseltmeye ek olarak, polis devleti yönetimi biçimlerine başvurarak karşılık veriyorlar.

Sınıf mücadelesinin yoğunlaşması, yeni bir savaş karşıtı hareketin inşa edilmesinin nesnel koşullarını da yaratmaktadır. DEUK’un 2016 yılındaki “Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele” açıklamasında belirttiği gibi, bu hareketin, nüfusun bütün ilerici unsurlarını kendi arkasında birleştirme kapasitesine sahip gerçekten tek devrimci toplumsal güç olan işçi sınıfına dayanması gerekiyor. Bu hareket, “mali sermayenin diktatörlüğüne ve militarizm ile savaşın temel nedeni olan ekonomik sisteme son verme uğruna mücadele etmeksizin savaşa karşı ciddi bir mücadele söz konusu olamayacağı için, ... kapitalizm karşıtı ve sosyalist olmak zorundadır.”

“Dolayısıyla, yeni savaş karşıtı hareket, zorunlu olarak, kapitalist sınıfın bütün siyasi partilerinden ve örgütlerinden bütünüyle ve tartışmasız biçimde bağımsız ve onlara düşman olmalıdır. Yeni savaş karşıtı hareket, her şeyden önce uluslararası olmalı, işçi sınıfının muazzam gücünü emperyalizme karşı birleşik küresel bir mücadelede harekete geçirmelidir.”