Trump’ın Nazi şiddetini savunması: Maske düştü

Joseph Kishore
22 Ağustos 2017

Donald Trump’ın Nazi şiddetini ve beyaz üstülükçüsü göstericileri savunan Salı günkü açıklamaları, Amerikan kapitalizminin yüzündeki zaten yıpranmış olan maskeyi yırtıp attı. Amerika Birleşik Devletleri başkanı, bu hafta sonu Charlottesville’deki mitinge katılan ve sözde “şiddete başvuran” solcu protestoculara saldıran “çok iyi insanlar”a destek vermek üzere medyanın karşısına çıktı.

Başkanın Charlottesville’deki şiddete verdiği tepkinin, uluslararası ölçekte ve ABD içinde son derece kapsamda sonuçları olacaktır. ABD emperyalizminin dünya kapitalist sistemi üzerinde egemenliğini sağlamış olan II. Dünya Savaşı, faşizme karşı bir savaş olarak sunulmuştu. “Demokrasi” ve “insan hakları” söylemi ile meşrulaştırılan son çeyrek yüzyıldaki her savaş, sözde Hitler’in modern cisimleşmeleri olarak tanımlanan şu ya da bu devlet başkanını devirmek için yürütülmüştü. Şimdi ise, sözde “özgür dünya”nın lideri, faşizme sempatisini açığa vuruyor.

Trump’ın yorumları, ABD içinde artmakta olan toplumsal ve siyasi öfkeyi körükleyecektir. Milyonlarca insan devlete ve kurumlarına zaten düşmanca ve aşağılamayla bakıyor. Her ne kadar Trump ve onun Stephen Bannon gibi Nazi yanlısı danışmanları siyasi kafa karışıklığından ve yabancılaşmadan parlamento dışı aşırı sağcı bir hareket geliştirmek için yararlanmaya çalışsa da, henüz faşizmin kitlesel bir tabanı söz konusu değildir. Neo-Nazilerin ülkenin her yerinden Charlottesville’ye doğru harekete geçmesi yalnızca birkaç yüz insanı çekti. Oysa Trump’ın göreve başlamasına yönelik protestolara yüz binlerce insan katılmıştı.

Yine de, Charlottesville’deki olaylar ve Beyaz Saray’ın tepkisi, ABD’deki ve tüm dünyadaki işçi sınıfı tarafından sert bir uyarı olarak görülmelidir. Her iki partiye ve tüm siyaset kurumuna karşı bağımsız kitlesel bir işçi sınıfı hareketinin yokluğunda, Amerika’da faşizmin yükselmesi yönünde gerçek bir tehlike söz konusudur.

Egemen sınıf içindeki siyasi krizin merkezinde, yalnızca Trump’ın değil, ama mali oligarşinin Trump’ta cisimleşen otoriter bakış açısının açığa çıkması bulunmaktadır. Çok sayıda CEO’nun Trump’ın Strateji ve Politika Forumu’ndan ve İmalat Konseyi’nden istifa ettiğini duyurması, başkanın dünkü her iki paneli de iptal etmesine yol açtı. Önde gelen Demokrat ve Cumhuriyetçi Kongre üyeleri, başkanı ve açıklamalarını kınadılar. Genelkurmay Başkanlığı’nın dört üyesinin yanı sıra, eski başkanlar George W. Bush ile George H.W. Bush, ırkçığa karşı çıkan açıklamalar yaptılar.

İşkence programlarının ve NSA casusluğunun yürürlüğe konmasına yardımcı olmuş eski CIA müdürü John Brennan, Trump’ın açıklamalarını, “ulusal güvenliğimizi ve ortak geleceğimizi ciddi tehlikeye sokan” bir “ulusal rezalet” olarak adlandırdı.

Egemen sınıfın bu temsilcilerinin davranışları ve açıklamaları, birer ikiyüzlülük ve örtbas etme örnekleridir. Sanki Trump’ın faşizan eğilimleri açıkça sabit değilmiş gibi! Çok sayıda habere göre, Trump, faşizm yanlısı görüşlerini üst düzey yardımcılarına birçok durumda göstermişti. Bu, söz konusu görüşlerin, onları halktan gizlemeye çalışan Washington’da ve medyada bilindiği anlamına gelmektedir.

Mark Lander’in New York Times’in web sitesinde Çarşamba günü yayınlanan bir yazısı (“Trump Bir Geleneği Terk Ederek Ahlaki Bir Standart Oturtmayı Reddediyor”), egemen sınıfı harekete geçiren asıl kaygıları sergilemektedir. Landler, Trump “Roosevelt’ten Reagan’a kadar başkanların işlerinin asli bir görevi olarak kabul ettikleri ulus için ahlaki bir rota belirleme görevini terk etmiştir.” diye şikayet ediyor.

Landler, Reagan’ın 1989’daki veda konuşmasını, George W. Bush’un 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Kongre’de yaptığı konuşmayı ve Barack Obama’nın “polisin birbirini izleyen ateş etmeleri ve ırksal nedenli cinayetleri üzerinden Amerikalılar içindeki en iyiye” seslenmesini, önceki başkanların oturttuğu “ahlaki standart”ın örnekleri olarak gösteriyor. Landler, yazısını, diğer başkanlar “ahlaki eksikliklere sahipti ama şimdiye kadar hiçbir başkan ahlaki önderlik anlayışını reddetmemişti.” diye noktalıyor.

Bu anlayışa göre, Amerikan toplumunun ve politikasının tüm sorunları, Trump’ın kişisel kusurlarından kaynaklanmaktadır. New York Times’ın (NYT) Çarşamba günkü başyazısında kısaca ve kabaca belirttiği gibi: “Sorunun kökeni personel değil; tepedeki adamdır.”

Ancak Trump, tüm mide bulandırıcı kişisel özelliklerine karşın, uzun bir siyasi evrimin ürünüdür. Geçtiğimiz yarım yüzyılda, NYT’nin söz ettiği “ahlak koruyucuları”nın yönetiminde, sarsıcı bir siyasi çürüme ve yozlaşma sürecine tanık olunmuştur.

Nixon, Amerikan emperyalizminin dünyanın dört bir yanındaki canice faaliyetlerinin açığa çıkmasının ortasında, Watergate skandalıyla indirildi. Carter, Afganistan’da, El Kaide’nin oluşmasına yol açan ABD vekil savaşını başlattı. Reagan, Nikaragua’da Beyaz Saray’dan yönetilen yasadışı ve gizli bir hükümet devirme savaşına başkanlık ederken, toplumsal bir karşı-devrim başlattı. George H. W. Bush Panama’yı istila etti ve Irak’ın ilk istilasını gerçekleştirdi. Clinton, Irak’ı defalarca bombaladı ve binlerce Iraklıyı öldüren acımasız yaptırımlar uyguladı; bunu, Sırbistan’a karşı hava savaşı ile sürdürdü. Seçimin çalınmasıyla iktidara gelmiş olan George W. Bush, bir milyondan fazla insanı katleden savaşları başlattı ve işkenceyi bir politika aracı olarak onayladı. “Umudun ve değişimin” adayı Obama ise, Wall Street’e yüz milyarlarca dolar bağışlarken, insansız hava aracı suikastlarını ve ülke içindeki casusluğu kurumsallaştırdı.

NYT ile siyaset ve medya kurumu, egemen seçkinlerin canice politikalarının insan hakları ve kardeşçe sevgi hakkındaki demokratik söylemlerle örtülmesini tercih etmektedir.

Trump’ın seçilmesi bir dönüm noktasıydı. ABD başkanı, halkın geniş kesimlerinin artan umutsuzluğuna ve yabancılaşmasına hitap eden faşist bir hareketin gelişmesini teşvik etmeye ve meşrulaştırmaya çalışıyor. Ancak onun Nazi şiddetini savunması sadece bir bireyin geriliğini ve gerici bakış açısını yansıtmamaktadır. Trump ile birlikte, ABD’yi yöneten mali aristokrasinin bütün suçları, tüm dünyanın göreceği şekilde siyasi yaşamın yüzeyine püskürmüştür.

Medya, CEO’lar ile Brennan gibi ordu ve istihbarat yetkililerinin açıklamalarını, sanki onlar Trump virüsünün siyasi panzehirleriymiş gibi sunmaktadır. Gerçekte ise, ordu ve istihbarat kurumlarının (Demokratlar, Trump’ın seçilmesinden beri tüm çağrılarını bu kurumlara yöneltiyor) durmadan artan siyasi etkisi, Amerikan demokrasinin çöküşünün bir diğer biçimidir. Bu, aynı hastalığın bir başka belirtisidir.

Trump’a karşı mücadele, saray darbesi yöntemleri ile değil; tabandan, bir işçi sınıfı hareketi üzerinden geliştirilmelidir.

İşçi sınıfının kendi sosyalist ve devrimci programı ile müdahale etmesi gerekiyor. Trump yönetimine karşı mücadelenin egemen sınıfın herhangi bir hizbine tabi kılınmasına izin verilemez. Otoriter rejime ve faşizme karşı mücadele, savaşa, toplumsal eşitsizliğe, işsizliğe, yoksulluğa ve sağlık ile kamu eğitimine yapılan saldırılara yönelik muhalefet ile birleştirilmelidir. Mali oligarşinin muazzam servetine el konulmalı; toplumsal ve ekonomik yaşam üzerinde bir diktatörlük uygulayan dev bankalar ile şirketler kamu kuruluşlarına dönüştürülmelidir.

Hastalıklı oligarklar ve generaller hükümetinin, savaş açmaya ve diktatörlük dayatmaya yönelik komplolarının kumanda merkezinin yerini, gerçekten demokratik bir işçi hükümeti almalıdır.