1 Mayıs 2017: Latin Amerika’da sosyalist enternasyonalizm uğruna mücadele

Bill Van Auken
13 Mayıs 2017

30 Nisan’da düzenlenen 2017 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nda Sosyalist Eşitlik Partisi’nden (ABD) Bill Van Auken tarafından yapılan konuşma.

Bu 1 Mayıs toplantısı, öncelikle, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak inşasına ayrılmaz şekilde bağlı bir yaşamsal bir görev olan savaşa karşı kitlesel bir uluslararası işçi ve gençlik hareketinin geliştirilmesine yöneliktir.

Açıkça görülüyor ki Latin Amerika, gezegenin diğer bölgeleri gibi, bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisinden kurtulamayacaktır. O, şimdiden, ABD emperyalizmi tarafından, yükselen bir Çin’in meydan okumasına karşı ABD egemenliğini savunma mücadelesinde bir savaş alanı olarak görülüyor.

Bill Van Auken’in 2017 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı konuşması

Bizler, bu 1 Mayıs’ta, 1917 Rus Devrimi’nin 100. yıldönümüne ve özellikle de onun en kalıcı dersine işaret ediyoruz: sosyalist enternasyonalizm programıyla donanmış işçi sınıfının gerçek devrimci partisinin yeri doldurulamaz rolü.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde örgütlü Troçkist hareket, bu perspektifi, Pablocu revizyonizmin Dördüncü Enternasyonal’i tasfiye etme ve işçi sınıfını Stalinizme, sosyal demokrasiye ve burjuva ulusalcılığına tabi kılma girişimlerine karşı tek başına savunmuştur.

İşçi sınıfı içinde oportünizme karşı amansız bir siyasi ve teorik mücadele yoluyla devrimci bir partiyi inşa etmenin yerine bir başka şeyi geçirmeye yönelik bu teorileri uygulama girişimi, başka hiçbir yerde, Latin Amerika’daki kadar büyük olmadı.

Geçtiğimiz yıl içinde, Dördüncü Enternasyonal’e yönelik bu revizyonist saldırıların üzerine kurulduğu siyasi projelerin en son noktasına işaret eden bir dizi tarihsel kilometre taşlarına tanık olduk. Küba’nın egemen tabakasının, ABD sermayesi akışı üzerinden ve işçi sınıfı zararına kendi iktidarını ve ayrıcalıklarını korumak için Washington ile uzlaşmaya varma girişiminin ortasında, Fidel Castro, 90 yaşında öldü.

Bu devrim, Küba halkının ABD saldırganlığına yönelik kahramanca direnişine rağmen, tüm diğer burjuva ulusalcı hareketler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri gibi, Küba’ya yönelik emperyalist baskıdan kaynaklanan temel sorunları çözmekte başarısız olarak, nihai bir çıkmaza ulaşmıştır.

Ancak Castroculuğun mirası, yalnızca Küba prizmasından bakarak değerlendirilemez. Castroculuk, çeşitli sol ulusalcıların Avrupa ile Kuzey Amerika’daki küçük-burjuva radikallerin desteğiyle, Küba devriminin, sosyalizme giden -işçi sınıfının bilinçli ve bağımsız siyasi müdahalesini ya da devrimci Marksist partilerin inşasını gerektirmeyen- yeni bir yol açmış olduğu teorisini yücelttiği Latin Amerika’da daha da yıkıcı bir rol oynadı. Onlara göre, Castro’nun iktidara gelmesi, sözümona, küçük-burjuva ulusalcıların önderlik ettiği ve köylülüğe dayayan silahlı gerillaların, işçi sınıfının pasif bir izleyici rolüne indirgenmesiyle birlikte, nesnel gelişmeler eliyle sosyalist devrimi gerçekleştirmeye zorlanmış “doğal Marksistler” haline gelebileceğini kanıtlıyordu.

Bu yanlış ve nihayetinde yıkıcı perspektif, en coşkulu şekilde, Dördüncü Enternasyonal içinde ortaya çıkmış olan, Avrupa’da Ernest Mandel’in, ABD’de ise Joseph Hansen’in önderlik ettiği ve sonradan Arjantin’deki Nahuel Moreno’nun katıldığı Pablocu revizyonist eğilim tarafından teşvik edildi.

Castroculuğun sosyalizme giden yeni bir yolu temsil etmediğinde ısrar eden Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Pablocu revizyonizme karşı uzlaşmaz bir şekilde mücadele etti. DEUK, Castroculuğun Pablocu yüceltilmesinin, Marx’a kadar uzanan, işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağı biçimindeki bütün tarihsel ve teorik sosyalist devrim kavrayışının inkarını temsil ettiği uyarısında bulundu.

Bu uyarılar, Pablocuların yücelttiği teorilerin bütün bir radikalleşmiş öğrenci ve genç işçi kuşağını, işçi sınıfını kapitalizme karşı harekete geçirme mücadelesinden uzaklaştırıp intihar niteliğindeki silahlı mücadelelere yönlendirmeye yardımcı olduğu Latin Amerika’da trajik bir şekilde doğrulandı. Bunlar, binlerce yaşama mal oldu, işçi hareketinin kafasını karıştırmaya hizmet etti ve faşist-askeri diktatörlüklere ortam hazırlanmasına yardımcı oldu.

Castroculuğun ve daha da belirleyici olarak, onu yücelten revizyonist eğilimlerin genel etkisi, yarımküre genelinde sosyalist devrimi durdurmaktı.

Bu arada, Venezuela’da, ulusal burjuvazinin, her şeyden çok işçi sınıfının devrimci bir patlamasından korkan iki rakip kesimi arasında giderek şiddetlenen çatışmada, Chavezciliğin ve sözde 21. yüzyıl sosyalizminin can çekişmesine tanık oluyoruz.

Castroculuğu yüceltmiş olan aynı tabakalar, orduya dayanan burjuva ulusalcı bir hareket olan “Bolivarcı devrim”e ilişkin yanılsamaları beslediler. “Bolivarcı devrim”, yaklaşık 20 yıldır, Venezuela’daki özel mülkiyeti ve özellikle mali sermayenin çıkarlarını savunuyor; işçiler işsizlik ve açlıkla karşı karşıya iken buna devam ediyor.

Son olarak, bu yıl, Dilma Rousseff’in görevi kötüye kullanmakla suçlanmasıyla ve askeri diktatörlüğün sona ermesinden bu yana kurulan en sağcı hükümetin onun eski siyasi müttefikleri tarafından desteklenmesiyle ile birlikte, Brezilya İşçi Partisi’nin (PT) nihai karaya oturuşuna tanık olundu.

PT mevcut duruma yol açtıysa, onun kurulmasında ve yükseltilmesinde merkezi bir rol oynamış olan sahte sol örgütlerin, Brezilya işçi sınıfının bugün karşı karşıya olduğu ağır tehlikelerin siyasi sorumluluğunu taşıdığını da söylemek gerekir.

Bu siyasi projede başlıca rol, Castroculuğa kucak açmak için 1960’larda Troçkist hareketten kopmuş olan örgütler tarafından oynanmıştır.

Brezilya’daki askeri yönetimin, büyük çaplı grevler ve militan öğrenci mücadeleleri koşullarında zayıfladığı günlerde, aynı unsurlar, İşçi Partisi’ni kurmak için sendikal önderliklerin ve Katolik Kilisesi’nin kimi kesimlerine ve sol akademisyenlere katıldılar. Onlar, bir kez daha, işçi sınıfı içinde devrimci bir partinin inşasının ve sosyalist bilinç uğruna mücadelenin yerine koyacak bir şey bulmuşlardı. PT, sosyalizme giden özgün bir Brezilya parlamenter yolu sağlayacaktı. Şimdi bu yolun çıkmazına ulaşılmış durumda.

İşçi Partisi’nin tamamen gözden düşmesiyle birlikte, kendilerini işçi sınıfı için Yunanistan’daki Syriza ve İspanya’daki Podemos gibi “sol” burjuva partilerine benzer yeni bir siyasi tuzak kurmaya adayan bu Pablocu ve Morenocu grupların hepsi sağa kayıyor.

Onların çabalarına rağmen, Brezilya’da ve Latin Amerika genelinde patlayıcı bir sınıf mücadelesinin gelişmesi gündemdedir.

Brezilya’da, Meksika’da, Arjantin’de, Venezuela’da ve kıta genelinde, yerli ve uluslararası sermaye tarafından şu anda gerçekleştirilmekte olan saldırılara karşı başarılı bir mücadele, işçi sınıfının Latin Amerika çapında ve uluslararası ölçekte bağımsız siyasi seferberliğini gerektirmektedir. Bu, Latin Amerika işçi sınıfının, Kuzey Amerika işçileriyle birlikte, kendilerini sömüren mali sermayeye ve ulusötesi şirketlere karşı ortak bir mücadelede, birleşik kitlesel bir hareketini inşa etmek için mücadele anlamına gelmektedir.

Acil sorun, devrimci önderliği ve siyasi perspektifi geliştirme olmaya devam ediyor. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nde cisimleşen Troçkizm uğruna mücadelenin uzun tarihinin özümsenmesini ve her ülkede DEUK’un şubelerinin inşasını gerektirmektedir.