1 Mayıs 2017: Tarihin dersleri ve sosyalizm uğruna mücadele

David North
3 Mayıs 2017

WSWS Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North’un Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’ndaki açılış konuşması.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS) adına, dünyanın dört bir yanındaki üyelerimize, okurlarımıza ve destekleyicilerimize devrimci selamlarımızı iletiyorum. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, dört yıldır, işçi sınıfının uluslararası dayanışma gününü, çevrimiçi bir toplantıyla kutluyor. Bu toplantıların birincisi 2014’te, I. Dünya Savaşı’nın Ağustos 1914’te patlamasının yüzüncü; II. Dünya Savaşı’nın Eylül 1939’da başlamasının yetmiş beşinci yıldönümlerinin hemen öncesinde düzenlenmişti.

David North’un 2017 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı konuşması

Bu yılki 1 Mayıs da kutlu bir yıldönümüne denk düşüyor: 1917 Rus Devrimi’nin 100. yıldönümü. 1 Mayıs, 100 yıl önce, tüm Rusya’da, Romanov hanedanının devrilmesinden yalnızca 8 hafta sonra kutlanmıştı. Şubat Devrimi’nin patlamasındaki başlıca etmen, savaşa yönelik nefretti. Ancak Rus burjuvazisinin, öncelikle çarı savaşa girmeye yönlendiren toprak kazanımlarını elde etmeden savaşa son vermeye niyeti yoktu. 1 Mayıs 1917’ye gelindiğinde, Çar II. Nikola iktidardan indirilmişti ama emperyalist egemen seçkinlerin çıkarları henüz karşılanmamıştı. Burjuva Geçici Hükümet, savaşı sürdürmeye kararlıydı.

İşçi ve Asker Vekilleri Sovyeti’nin reformist önderleri (Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler) Geçici Hükümet’i destekliyor ve savaşa derhal son verilmesi talebini reddediyorlardı. Onlar, çarın devrilmesini, savaşı, demokrasi uğruna bir savaş olarak yeniden piyasaya sürmenin bahanesi olarak kullandılar. Burjuvaziye göre, savaşın devam etmesi gerekiyordu ve bunun nedeni, yalnızca İstanbul’un kontrolünü ele geçirmek değildi. O, aynı zamanda, kitlelerin yönünü şaşırtmayı ve kapitalist devlete tabi kalmalarını da amaçlıyordu. Troçki sonradan, “Böylece, düşmanı tüketmeye yönelik bir savaş, devrimi tüketmeyi amaçlayan bir savaşa dönüştürüldü” diye yazmıştı.

Savaşa karşı çıkan tek parti, uzlaşmaz bir savaş karşıtı duruşu ancak Lenin’in Nisan ayı başlarında sürgünden dönmesinden sonra benimsemiş olmakla birlikte, Bolşevik Parti’ydi. Bolşevik Parti’nin Geçici Hükümet’i destekleme tavrını kapitalist devletin yıkılması ve iktidarın sovyetlere geçmesi yönünde değiştirmesi için, Lenin’in Bolşevik Parti içinde yaklaşık üç haftalık yoğun bir siyasi mücadele vermesi gerekmişti.

Sonuçların sıkça kaçınılmaz gibi göründüğü geçmişe bakıldığında, Lenin’in Bolşevik Parti’nin politikasını değiştirmek için gerek duyduğu siyasi mücadelenin yoğunluğunu küçümseme eğilimi sergilenir. Ancak bu mücadelenin boşlukta gerçekleşmediğini kavramak gerek. Çok sayıda parti önderinin “savunmacı” konumu (yani, savaşın kısa süre önce açılmış olan demokrasi bayrağı altında sürdürülmesine destek), önemli ölçüde, kitlelerin devrimin ilk günlerindeki ve haftalarındaki karmaşık yurtsever duygularına bir uyarlanmaydı.

Bolşevik önderlerin bir kesimi, “devrimci savunmacılık”tan vazgeçilmesinin partiyi işçi sınıfından yalıtacağını ileri sürüyordu. Onlar, partinin bir “propagandacılar grubu”na dönüşeceği uyarısında bulunuyorlardı. Lenin, bu iddiayı sert bir şekilde reddetti. O, şunları yazdı:

Enternasyonalistler için, şu anda, kitleler ile birlikte “kalma arzusu” -yani genel salgına yenik düşmek- yerine, “kitlesel” sarhoşluğa direnebileceklerini göstermek daha uygun değil mi? Bütün savaşan Avrupa devletlerinde şovenistlerin kendilerini nasıl “kitleler ile birlikte kalma”yı arzuladıkları gerekçesiyle haklı çıkartmaya çalıştıklarını görmedik mi? “Kitlesel” sarhoşluğa karşı bir süre azınlıkta kalamaz mıyız? Şu anda proleter çizgiyi savunmacı ve küçük-burjuva “kitlesel” sarhoşluktan kurtarmanın kilit noktasını oluşturan şey propagandacıların işi değil mi? Savunmacı salgının koşullarından birini oluşturan şey, kitleler içindeki sınıfsal farklılıklar ne olursa olsun, proleter ve proleter olmayan kitlelerin bu kaynaşmasıdır. Proleter bir çizgiyi savunan bir “propagandacılar grubu”ndan küçültücü bir biçimde söz etmek çok uygun görünmüyor.

Lenin’in ilkeli politikaları, kendi ihanetlerini alışıldık şekilde kitlelerin var olan bilinç düzeyine gerekli bir uyarlanma olarak haklı çıkartan o zamanki ve şimdiki bütün oportünistlerin politikalarından köklü bir biçimde farklıydı.

Lenin tarafından yeniden yön verilen Bolşevikler, şovenist “sarhoşluk” ile mücadele ettiler. Bu [şovenist] ruh hali, 1 Mayıs’ta bile bütünüyle ortadan kalkmamıştı. New York Times’da (NYT) Petrograd’daki 1 Mayıs yürüyüşleri üzerine yayınlanan ve günümüzdeki kadar iğrenç bir anlatı, “Rus Kitleler Lenin’i Yuhaladı” başlığını taşıyordu. NYT’nin gazetecisi, memnun bir şekilde şöyle yazmıştı: “Radikal sosyalist ajitatör Lenin’in izleyicileri tarafından yapılan konuşmalar, ‘Yeter! Diline hakim ol!’ çığlıklarıyla karşılandı.”

Bir diğer makale, Amerikalı okurlara, fiilen bütün Rus sosyalist önderlerin savaşı desteklediği güvencesi veriyor ve şu bilgiyle sonuçlanıyordu: “Açıkça, Lenin’in Rasputin’in yazgısını paylaştığını savunan açıklamalar yapılıyor.” Ancak altı ay içinde, Bolşevikler, işçi sınıfının desteğiyle Geçici Hükümeti devirdiler. Ekim Devrimi, I. Dünya Savaşı’nın sonuna işaret etti.

1917’nin derslerini incelemek bütünüyle gereklidir ama bunun tek nedeni, Rus Devrimi’nin 100. yıldönümü değildir. Emperyalistlerin savaş hazırlıklarına karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadelenin öncüsüdür. Nükleer bir felaket tehlikesi, hiçbir zaman günümüzdeki kadar büyük olmamıştır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, önceki üç çevrimiçi 1 Mayıs toplantısında, jeopolitik ve emperyalistler arası gerilimlerin aralıksız tırmanmasına dikkat çekmişti. Biz, savaşa karşı uluslararası sosyalist perspektif temelinde kitlesel bir işçi sınıfı hareketinin inşa edilmemesi durumunda, egemen seçkinlerin insanlığı bir felakete sürükleyeceği uyarısında bulunduk.

Bu uyarılar, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin binlerce okuru bir yana, Uluslararası Komite’nin destekleyicileri arasında bile, abartılı hatta panik yaratıcı olarak görüldü. Peki, Uluslararası Komite’nin uyarıları, geçtiğimiz birkaç ay içinde yaşanan gelişmeler ışığında, hala abartılı görünüyor mu?

Emperyalist jeopolitik alanındaki en deneyimli uzmanlar, felaket getirici bir savaş olasılığını kabul etmek zorunda kalıyorlar. Amerikan dış politika kurumunun önde gelen yayını Foreign Affairs’in son sayısında, “Yıkımda Yer Almak mı?” ortak başlığı altında bir dizi makale yayımlandı. Bu makalelere hakim olan hava, önde gelen ABD dış politika uzmanı G. John Ikenberry tarafından yazılmış makalede ortaya konuyor. Trump yönetiminin pervasız politikalarını değerlendiren Ikenberry, “Antik ve modern çağlar boyunca büyük güçler tarafından kurulmuş düzenler gelip geçti ama onlar, genellikle intiharla değil, katliamla son buldular.” diye yazıyor. Peki, bu intihar hangi biçimi alacak? Foreign Affairs’teki ikinci makale, Dış İlişkiler Konseyi’nin önde gelen üyelerinden Philip Gordon’un, “Trump Savaşta Öngörüsü” başlıklı yazısı. Bu makale, anlaşmazlıkların kontrolden çıktığı ve İran, Kuzey Kore, Rusya ya da Çin ile savaşa yol açtığı çeşitli jeopolitik senaryoları özetliyor.

Comparative Strategy adlı bilim dergisi, 2016 yılının sonlarında, “Nükleer risklerin yeniden kavramsallaştırılması: Tasarlanmış nükleer [güç] kullanımının yeniden gündeme gelmesi” başlıklı bir makale yayımlamıştı. Her ikisi de Washington DC’deki Georgetown Üniversitesi’nde profesör olan yazarlar, nükleer bir savaşın büyük olasılıkla siyasi bir yanlış hesap ya da kaza sonucu gerçekleşeceği yönündeki yaygın varsayıma karşı çıkıyorlar. Onlar durumun böyle olmadığını söylüyor ve böylesi bir savaş tehlikesinin, asıl olarak, önderlerin nükleer silahların kullanımını “devlet yönetiminin araçları olarak” görme yönündeki artan istekliliğinden kaynaklandığını söylüyorlar. Yazarlar, tasarlanmış nükleer silah kullanımını, “nükleer bir silahın ya da silahların düşman bir hedefe karşı kasıtlı olarak ateşlenmesi ya da sonuçta bir rakibe karşı nükleer silahların ateşleneceği kasıtlı bir nükleer tehdit sürecine girme olarak” tanımlıyorlar.

Makale, nükleer silahların kasıtlı olarak kullanılmasına yol açabilecek, iyi bilinen beş askeri stratejiyi maddeler halinde sıralıyorlar: 1) Nükleer silah sahibi olmayan bir düşmana karşı, “nükleer güç sahibi devletin çatışmaya son vermek için nükleer silahlar kullanma eğiliminde olabileceği” bir nükleer güç kullanımı; 2) Amacı “düşmanın karşılık verme yeteneğini ortadan kaldıracak şekilde, onun nükleer silahlarını tek saldırıda ortadan kaldırmayı” amaçlayan müthiş bir ilk vuruş; 3) İki nükleer silahlı devletin karşı karşıya geldiği ve onlardan birinin kendi cephaneliği ortadan kaldırılmadan önce başvurabileceği “kullanmazsan kaybedersin” stratejisi; 4) Rakibin caydırılabileceği umuduyla, savaş tehlikesinin kasıtlı olarak tırmandırıldığı nükleer gerilim tırmandırma. Bu strateji, meydan okumanın savaşa yol açabileceği anlayışıyla izlenir; 5) Nükleer savaş bir kez başladığında topyekün ve sınırsız bir nükleer çatışmaya tırmanmadan sınırlandırılabileceği düşüncesi üzerine kurulu sınırlı nükleer savaş stratejisi.

Bu stratejiyi geliştirmiş olan manyaklar kimler? Bu stratejilerden herhangi birini göz önünde bulundurma istekliliği, başlı başına bir çılgınlık işaretidir. Nükleer silahların kullanılmasının hesaplanamaz sonuçları olacaktır. Bu gerçek, egemen sınıfı savaşa başvurmaktan alıkoyacak mı? Bütün bir 20. yüzyıl tarihi -21. yüzyılın ilk 17 yılının deneyimlerinden söz etmiyoruz bile- bu tür iyimser varsayımların yanlış olduğunu gösteriyor. İşçi sınıfının siyasi stratejisi, kendi kendisini kandırmaya yönelik umutlar değil, gerçeklik üzerine kurulmalıdır. Daha iki hafta önce, ABD, Afganistan’a, 9.800 kiloluk Büyük Ordonat Hava Bombası (MOAB) attı.

Bu, yaklaşık 72 yıl önce, Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye nükleer bombaların atılmasından bu yana askeri bir harekatta ABD tarafından kullanılmış en büyük bomba. Bu olayın tüm dünyada haberlere egemen olacağı varsayılabilirdi. Ama hiç de öyle olmadı. Bu bombanın kullanılmasına sıradan bir haber gibi yer verildi ve onlar da kısa süre içinde ortadan kayboldular.

Donald Trump, daha üç gün önce, “Kuzey Kore ile büyük, büyük bir çatışmaya girme ihtimalimiz var. Kesinlikle.” dedi. Bundan, sanki Trump hafta sonu golf oynamayı planlamaktan söz ediyormuş gibi, sıradan bir şekilde bahsedildi. Medya, Trump’ın sözlerini, onun tam olarak ne demek istediğini açıklamasını talep etmeden; bir savaşın sonucunun ne olacağını, kaç kişinin öldürüleceğini, yaralanacağını, sakatlanacağını ya da böylesi bir savaşın ekolojik sonuçlarının ne olacağını sormadan haber yaptı.

Medyanın, ABD başkanının Kuzey Kore ile gerçek bir “büyük, büyük çatışma”, yani bir nükleer savaş tehlikesinin “kesinlikle” olduğunu açıklamasına yönelik bu sakin tepkisinin anlamı ne? Bu, emperyalizmin mantığının kör ve sorgusuz bir kabullenilmesini ifade etmektedir. Medya ve kapitalist devletin geri kalan siyasi üstyapısı –yalnızca ABD’den değil, tüm büyük kapitalist devletlerden söz ediyorum– yalanlarıyla ve sessizlikleriyle, savaşa hazırlanıyor.

Egemen seçkinler savaşa hazırlanırken, işçi sınıfı onu engellemek için harekete geçmelidir. Savaşa karşı mücadelenin temeli, onun nedenlerinin kavranmasıdır. Lenin’in 1917’de açıklamış olduğu gibi, savaş dünya kapitalizminin gelişmesinin “ve onun milyarlarca dişlisinin ve bağlantısının” ürünüdür. Lenin, savaşın, “sermayenin iktidarı yıkılmadıkça ve devlet iktidarı bir diğer sınıfın, proletaryanın eline geçmedikçe” durdurulamayacağını belirtiyordu.

Dolayısıyla, savaşa karşı mücadele, en keskin biçimiyle, bu tarihsel dönemin temel siyasi sorunu olan devrimci önderlik krizinin çözümü sorununu ortaya koymaktadır. Kapitalizmin krizinin son derece ilerlemiş aşaması ile işçi sınıfının öznel bilinci arasındaki çelişki hiçbir zaman bu kadar büyük olmamıştı. Ama siyasi bilincin devasa ve hızlı bir gelişmesi için itki sağlayan şey de bu çelişkidir.

Kapitalizm hızla uçuruma giderken, dünyanın her yerinde, işçi sınıfının (milyarlarca insanın) siyasi radikalleşmesinin koşullarını yaratıyor. Toplumsal bilincin toplumsal varlığın gerisinde kaldığı doğru ama bu, işçi sınıfının, kitlelere sunacak hiçbir şeyi olmayan, en küçük bir gelecek umudu sunmayan mevcut toplumsal sistemin iflasının farkında olmadığı anlamına gelmiyor. İlerleme fikri, burjuva düşüncede yok olmuş durumda. Gezegenimizdeki yaşamın 20 yıl sonra günümüzdekinden daha iyi olacağına ilişkin tahminler hala yapılabiliyor mu? İnsanlara gelecek 50 yıl içinde neyin -yoksulluğun ortadan kaldırılmasının mı yoksa gezegenin askeri ya da ekolojik bir felaket eliyle imhasının mı- daha olası olduğunun sorulduğu küresel bir anket yapılsa, ezici çoğunluğun hangi yanıtı vereceği konusunda herhangi bir kuşku var mı?

Evet, işçi sınıfı içinde devrimci bir önderlik krizi var. Ancak bu, işçi sınıfı toplumun sosyalist yeniden inşasının nesnel olanağını cisimleştiren devrimci bir güç olduğu için, çözülebilecek bir krizdir.

Uluslararası Komite’nin, 1938’de Sosyalist Devrimin Dünya Partisi olarak Dördüncü Enternasyonal’i kurduğu zaman Troçki tarafından ortaya konulmuş olan tarihsel görevi yerine getirmek için mücadele ettiği temel budur.

Uluslararası Komite’nin bu dünya partisini inşa ederken karşı karşıya olduğu zorlukları küçümsemiyoruz. Ancak bu görevi başka hiçbir parti üstlenmeyecek. Dünyada, işçi sınıfının çıkarlarını temsil ettiğini ya da devrimci bir programı ileri sürdüğünü ciddi bir şekilde iddia eden başka bir örgütlenme bulunmuyor.

Bizim “sahte sol” terimini kullanmamız, hizipçi bir abartı değildir. Bu, Marksizmle, Troçkizmle ya da sosyalizm uğruna devrimci mücadele ile hiçbir ilişkisi olmayan hali vakti yerinde orta sınıfın örgütlerine ilişkin titiz bir tanımlamadır. Uluslararası Komite Tsipras, Iglesias, Melénchon ya da Sanders gibi ulusalcı şarlatanların kuyruğuna takılmaz. Bu tür kişilerin önderlik ettiği ya da onlarla ittifak içinde olan siyasi örgütler, Troçki’nin ifadesiyle, “tepeden tırnağa çürümüştür.”

Uluslararası Komite ve şubeleri, kendini beğenmişliğe kapılmadan, Rus Devrimi’nin 100. yıldönümünde, geleceğe güvenle bakma hakkına sahiptir. Uluslararası Komite’nin sesi olan Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin etkisi hızla artıyor. Okurlarımızın sayısı artıkça, örgütlerimizin çapı da büyüyecektir. Bizler, işçi sınıfının küresel radikalleşmesinin Uluslararası Komite’nin yeni şubelerinin kurulmasını beraberinde getireceğine inanıyoruz. Dünyanın çeşitli yerlerindeki dinleyicilerimizin bu son derece önemli inisiyatifi üstlenen ve yaşadıkları ülkelerde yeni şubeler kuranlar arasında yer alacaklarına umuyoruz.

Lenin, 100 yıl önce, Petrograd’a geri dönüşü üzerine, “bizler dünyayı yeniden kurmanın peşindeyiz” diye yazmıştı ve Bolşeviklerin yaptığı gerçekte budur. Dördüncü Enternasyonal’in amacı, sosyalist temelde, yani yoksulluğun, sömürünün, siyasi baskının ve savaşın olmadığı bir dünyayı yeniden kurmaktır. Dünyanın dört bir yanından bu toplantıya katılanları, bu mücadelede bize katılmaya çağırıyoruz.