1968: Fransa’da genel grev ve öğrenci isyanı

5. Bölüm: OCI’nin merkezci çizgisi (1)

Peter Schwarz
13 Eylül 2018

Bu yazı, Fransa'daki genel grevin 40. yıldönümü üzerine Mayıs-Haziran 2008'de Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayınlanan sekiz bölümlük dizinin beşinci yazısıdır. Yazıyı, herhangi bir değişiklik yapmadan, sadece araya giren olayların ışığında yeni bir giriş ile yayınlıyoruz. 29 Mayıs'ta yayınlanan 1. bölüm, öğrenci isyanının gelişmesini ve Mayıs ayı sonunda en yüksek noktasına ulaşan genel grevi ele alıyordu. 30 Mayıs’ta yayınlanan 2. bölüm, Komünist Parti’nin (PCF) ve onun kontrolündeki CGT sendikasının Devlet Başkanı Charles de Gaulle'ün kontrolü yeniden kazanmasını nasıl sağladığını; 31 Mayıs’ta yayınlanan 3. bölüm ve 1 Haziran’da yayınlanan 4. bölüm ise Pablocuların oynadığı rolü irdeliyor. Aşağıda yayınlanan 5. bölüm ve arkasından gelecek son üç bölüm, Piere Lambert’in Enternasyonalist Komünist Örgüt’ünün (OCI) rolünü değerlendirecek.

Enternasyonalist Komünist Örgüt (Organization Communiste Internationaliste, OCI), Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nden (DEUK) resmi olarak 1971’de koptu ama onun 1968’de izlediği siyasi çizgi, DEUK’un diğer şubeleri ile birlikte 1950’lerin başında Pablocu revizyonizme karşı savunmuş olduğu devrimci perspektiften çoktan uzaklaşmıştı.

OCI’nin 1968’de ileri sürdüğü program, Dördüncü Enternasyonal’in devrimci programıyla olduğundan çok, merkezcilik ve Fransız sendikacılığı gelenekleri ile ortak özelliklere sahipti. OCI, Pablocu Birleşik Sekreterlik’in Alain Krivine önderliğindeki Fransız destekleyicileri olan Devrimci Komünist Birlik (Jeunesse Communiste Révolutionnaire, JCR) ve Pierre Frank’ın başkanlığındaki Uluslararası Komünist Parti (Parti Communiste Internationaliste, PCI) ile birlikte, Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) ve Genel İşçi Konfederasyonu’nun (CGT) Stalinist önderliğinin Mayıs’taki genel grevi boğup de Gaulcü rejimi kurtarabilmesinde büyük bir sorumluluk taşımaktadır.

OCI’nin siyasi çizgisinin ana ekseni, merkezi bir grev komitesi talebi idi. Buna, yaygın bir “birlik” ya da OCI’nin uygun gördüğü ifadeyle “işçilerin ve örgütlerinin birleşik sınıf cephesi” çağrısı eşlik ediyordu. Bunlar, 1968’deki can alıcı aylarda, OCI’nin ve onunla bağlantılı örgütlerin tüm açıklamalarında ve siyasi çağrılarında bulunabilecek başlıca sloganlardı.

OCI, o sıradaki genel yönelimini, genel grevden bir yıl sonra yayınlanan 300 sayfalık bir kitapta özetledi. OCI, şu sonuca varmıştı: “Proletaryanın iktidar mücadelesindeki stratejisi ve taktikleri, … işçilerin ve işçi örgütlerinin birleşik sınıf cephesi uğruna mücadeleye dayanıyordu ki bu, Mayıs 1968’de, bir ulusal genel grev komitesi sloganı özgün biçimini almıştı.”

OCI’nin gazetesi Information Ouvrières’in bir özel sayısı olarak yayınlanan bu kitabın yazarı, 1950’lerden beri örgütün önde gelen bir üyesi olan François de Massot’dur. De Massot, kitapta, günlük gelişmelere ilişkin ayrıntılı bir betimleme yapıyor ve OCI’nin müdahalesi üzerine, siyasi çağrıları ve bildirileri de içeren ayrıntılı malzeme sağlıyor. Kitap, OCI’nin siyasi çizgisini tam olarak göstermeyi mümkün kılmaktadır. [1]

“Birleşik sınıf cephesi”

Dördüncü Enternasyonal’i merkezciliğe karşı uzun süreli bir siyasi mücadele içinde kurmuş olan Lev Troçki, birleşik cephe talebine yönelik tavrını şu sözlerle özetlemişti: “Merkezci, birleşik cephe politikasının devrimci içeriğini boşaltıp onu taktiksel bir yöntemden en üst düzey bir ilkeye dönüştürürken, onun üzerine yemin eder.” Troçki, 1932’de, Almanya’daki merkezci Sosyalist İşçi Partisi (SAP) hakkında şunları yazmıştı: “Ne olursa olsun, birleşik cephe politikası, devrimci bir parti için bir program işlevi göremez. Bununla birlikte, SAP’ın tüm faaliyeti artık onun üzerine kuruluyor.” [2]

Bu kınama, OCI’nin 1968’deki faaliyeti için de aynı şekilde geçerlidir. OCI, birleşik cephe politikasını, taktiksel bir yöntem olmaktan çıkartıp başlıca programatik ilkesine dönüştürdü. O, bütün sendikaların birliği olarak anladığı birleşik cephe adına, gerçekten devrimci her türlü inisiyatiften kaçındı.

Örgütün tüm çağrılarında ve açıklamalarında törensel olarak yer alan “işçilerin ve örgütlerin birleşik sınıf cephesi” biçimindeki garip formülün anlamı buydu. OCI, oldukça doğru bir şekilde, Pablocuları ve küçük burjuva öğrenci önderlerini var olan kitle örgütlerini görmezden gelmekle suçlarken, bu örgütlere yönelik fetişist bir tavır benimsedi ve onların, işçilerin giriştiği her türlü mücadelenin tek çerçevesini oluşturduğunda ısrar etti.

Daha 1967 yazında, OCI’nin düzenlediği büyük bir toplantıda, şöyle bir karar kabul edilmişti: “Kesin bir şekilde ilan ederiz ki, bizim niyetimiz, işçi örgütlerinin ve onların genel merkezlerinin yerine, doğallıkla sendikalara düşen bir görev olan birlik içinde eylem gerçekleştirmek değildir.”

De Massot, kitabında bu karardan alıntı yapıyor ve onu, önderliklerinin politikasına bakmaksızın, sendikaların işçi sınıfının çıkarlarını cisimleştirdiği savıyla gerekçelendirmeye devam ediyor. O, şunları yazıyor: “İşçiler, sömürüye karşı mücadele içinde geliştirdikleri ve onları sınıf düşmanına karşı birleştirme aracı işlevi gören örgütler aracılığıyla bir sınıf haline gelirler. Bu örgütler, mücadeledeki nesnel konumları nedeniyle, yani, herhangi bir verili zamandaki önderliklerinin politikasından bağımsız olarak, sömürüye karşı sürekli mücadelesinde işçi sınıfının pozisyonlarını cisimleştirirler. Birleşik işçi cephesi, yalnızca, proletaryanın [bu] sınıf örgütleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir.” (vurgular sonradan)

Bu değerlendirmeden yola çıkan OCI, 1968’de, sendikaların burjuva reformist programını eleştirmekten kaçındı. Onların sendika önderliklerine karşı yönelttikleri tek kınama, onların işçilerin birliğini engelledikleriydi. OCI’nin kendi siyasi girişimleri, farklı sendikalar arasında her düzeyde işbirliği çağrısı yapmakla sınırlandırıldı. Sonradan göreceğimiz gibi, onların merkezi bir grev komitesi taleplerinin özü buydu.

OCI, bildirilerini ve çağrılarını yaygın biçimde dağıtırken, Stalinist ve sosyal demokrat partilere yönelik her türlü eleştiriden de kaçınıyordu. Stalinizmin ve sosyal demokrasinin karşıdevrimci rolü küçük bir okur çevresine yönelik teorik makalelerde ve çözümlemelerde ele alınırken, OCI, kitlelere yönelik bildirilerinde, sadece, reformist ve Stalinist sendika önderlerine birleşme çağrısı yapıyordu.

OCI’nin birleşik cephe yorumunun, Marksist hareket tarafından geliştirilmiş olan taktik ile hiçbir ilişkisi yoktu. 1922’de, Lev Troçki, birleşik cephenin gerekliliğini, “verili bir dönemde, işçi sınıfına dayanan siyasi örgütler arasında, kaçınılmaz bölünmeye karşın, kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfına bir birleşik cephe olanağını sağlama yönündeki acil gereksinim”den söz ederek açıklamıştı. [3]

Ondan bir yıl önce, Komünist Enternasyonal’in (Komintern) Üçüncü Kongresi, Almanya Komünist Partisi’nin (KPD) birleşik cephe politikası izlemesinde ısrar etmişti. Komintern, KPD’nin yalıtılmış kalan ve başarısızlığa uğrayan ayaklanması “Mart Hareketi”den dersler çıkarmış; KPD’nin, iktidarı ele geçirebilmek için önce kitlelerin bağlılığını “elde etmesi” gerektiği sonucuna varmıştı. Komintern, birleşik cephe politikasını, doğrudan doğruya, bir işçi hükümeti talebiyle, reformist sendikalara müdahaleyle ve bir dizi geçiş talebi ile birleştirmişti. Çünkü, Troçki’nin belirttiği gibi, “kitleler, devrimci bir çağda, farklı bir şekilde de olsa, gündelik yaşamlarına devam ederler.” [4]

On yıl sonra, Troçki, bir kez daha, Almanya’da birleşik cephe taktiğinin benimsenmesi çağrısı yapıyordu. Şimdi mesele, Hitler’in iktidarı almasını önlemekti. Troçki, Komünistleri ve Sosyal Demokratları, yaklaşan Ulusal Sosyalizm (Nazizm) tehdidine karşı bir birleşik cephe kurmaya çağırdı. Her iki partinin önderleri de, bu tür bir çizgiyi inatla reddettiler. Stalinist KPD önderlerinin, “sosyal faşistler” diye adlandırdıkları Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile işbirliği yapmayı reddetmesi, Hitler’in zaferini mümkün kılacak şekilde, işçi sınıfını böldü ve felce uğrattı.

1920’lerin ve 1930’ların başlarındaki her iki durumda da, birleşik cephe, bir taktik olarak ileri sürülmüştü ve devrimci bir stratejinin yerini almıyordu. Bu taktik, pratik konularda işbirliği ile sınırlıydı ve KPD’nin kendi programını gizlemesi ya da SPD’yi eleştirmekten kaçınması anlamına gelmiyordu.

Troçki, hiçbir zaman, sosyal demokrat önderlerin bir birleşik cephe temelinde devrimcilere dönüşebileceği yanılsamasına taviz vermedi. Tersine, birleşik cephe, kitleleri sosyal demokrat önderlerin etkisinden koparmayı amaçlıyordu.

Komünistler, sosyal demokrat işçilere, herhangi bir koşul olmaksızın, onların günlük çıkarlarını savunmaya ve faşistlere karşı SPD ile bir blok kurmaya hazır olduklarını gösterdikleri ölçüde, bu, yalnızca, burjuva devlet ile işbirliği yapmayı tercih eden SPD önderliğini zayıflatmaya hizmet edebilirdi. Bunun ardından, SPD üyeleri, kendi deneyimleri temelinde, kendi örgütlerinin ve önderliğinin gerçek değeri hakkında karara varabilirlerdi.

Birleşik cephe, hiçbir koşul altında, bağımsız devrimci bir politikadan vazgeçilmesi anlamına gelmiyordu. Troçki, 1932’de şunu vurgulamıştı: “Reformistlerin, hareketin açıkça zararına, kitlelerin durumuna ve ruh haline aykırı bir şekilde mücadeleyi frenlemeye kalkışması durumunda, biz, bağımsız bir örgüt olarak, geçici yarı müttefiklerimiz olmadan mücadeleyi sonuca ulaştırma hakkımızı her zaman saklı tutarız.” [5]

Marksizmin yerine sendikacılık

OCI, birleşik cepheyi, devrimci bir taktik olmaktan çıkartıp, kendisinin sendikalara tabi olmasının oportünist bir gerekçesine dönüştürmüştü. O, işçilerin ve öğrencilerin yürüttüğü mücadelenin bu örgütlerin çerçevesiyle sınırlandırılması gerektiğinde ısrar ediyor ve işçiler ile sendika aygıtları arasındaki çatışmayı şiddetlendirebilecek herhangi bir siyasi girişimden kaçınıyordu.

Gerçekte, işçilerin yalnızca azınlığı sendikalarda örgütlüydü. O sıralarda, işgücünün yüzde 30’dan biraz azı sendikalarda örgütlüydü (Bugün bu oran yüzde 7’ye düştü). Bütün işçilerin üçte ikisi ve gençliğin ezici çoğunluğu örgütlü değildi ve oldukça haklı olarak, sendikalara güvenmiyordu. OCI, bu tabakalara, onları sendikalara yönlendirme dışında bir perspektif sunmaktan acizdi.

Öğrenciler, Michel Rocard’ın önderlik ettiği sosyal demokrat Birleşik Sosyalist Parti’nin (Parti socialiste unifié, PSU) hakimiyetinde olan öğrenci federasyonu UNEF’e yönlendiriliyordu. De Massot, şöyle yazıyor: “Öğrenciler, direniş örgütlemek için bir sendikaya sahipler: Fransa Ulusal Öğrenci Birliği (UNEF)… Gerçek mücadelenin başlamasıyla birlikte, UNEF, önderliğinin tereddüdüne ve zayıflığına rağmen, tüm önemini yeniden kazanıyor. O, bir öğrenci sendika örgütü olarak rolüne yönelik sorumlu müdahalesiyle, baskıya karşı mücadeleyi öğrenci kitleleri için bir mesele haline getiriyor ve işçi örgütlerini kendi sorumluluklarıyla yüzleştiriyor. O, öğrenci seferberliğinin aracıdır ve eşzamanlı olarak, birleşik cephe uğruna gerçek bir mücadeleyi olası kılmaktadır.” (vurgu özgün metinden)

De Massot, doğrudan Pabloculara saldırırken şöyle yazıyor: “Her kim ki, işçi sınıfının yüz elli yıllık mücadele ve özveri ile kurduğu örgütleri (onun kendisini bir sınıf olarak oluşturduğu; kendi bilincini ve sermayeye karşı mücadelesini geliştirdiği ve bu mücadeleye önderlik etmek için zorunlu olarak saflarında toplandığı örgütleri) görmezden gelen sözde aşağıdan bir birleşik cephe yararına işçilerin ve örgütlerinin birleşik cephesi uğruna mücadeleyi reddeder; kitle örgütlerini onların bürokratik önderlikleri ile karıştırır; ‘CGT ihaneti’ diye haykırır ve sendikaları ve siyasi partileri bir el süpürgesiyle sınıf mücadelesi haritasından basitçe süpürüp atarsa, bürokrasilere ve kapitalist devlete karşı mücadeleden geri çekilmektedir.”

Sendikaların, işçi sınıfının “kendisini bir sınıf olarak oluşturduğu, kendi bilincini ve sermayeye karşı mücadelesini geliştirdiği” örgütler olarak yüceltilmesinin Marksizmin geleneği ile hiçbir ilişkisi yoktur; o, Fransa’da uzun ve kötü ünlü bir tarihe sahip olan sendikacılık geleneğinden gelmektedir. Marksist hareket, her zaman, sendikalara yönelik eleştirel bir tavrı korumuştur. Daha 20. yüzyılın başında, Lenin, sendikal bilincin burjuva bilinci olduğunu ve sendikaların, aşırı toplumsal gerilim dönemlerinde (1914’ten 1918’e kadar Almanya’da olduğu gibi), her zaman, işçi hareketinin en sağ kanadında yer aldığını vurgulamıştı. [6]

Fransız sendikacıları, siyasi partilerin sendikal çalışmaya karışmaması ilkesinde ısrar etmişlerdi. 1906’da, CGT, Amiens Tüzüğü’ne, sendikaların bütün siyasi partilerden tam bağımsızlığı ilkesini eklemişti. Bu bağımsızlık sosyal demokrasinin artan tutuculuğuna ve parlamenter ahmaklığına karşı yöneldiği ölçüde, Fransız sendikacılığı bir dereceye kadar devrimci canlılığa sahipti. Troçki’nin bir zamanlar belirttiği gibi, Fransız sendikacılığı, partinin rolünü yadsımasına rağmen, “özünde, parlamentarizm karşıtı bir işçi sınıfı partisinden başka bir şey değildi.” [7]

Ancak, sendikaların siyasi bağımsızlığı ilkesi devrimci partinin etkisine karşı yöneldiğinde, artık durum bu değildi. 1921’de, o sırada Komünist Enternasyonal’in önde gelen bir üyesi olan Troçki, şunları yazmıştı: “Parti ile sendikalar arasında tam ve koşulsuz bir işbölümü olduğu ve onların karşılıklı ve kesin bir şekilde birbirlerine müdahale etmeden faaliyet göstermeleri gerektiği teorisi, kesinlikle, Fransız siyasi gelişiminin bir ürünüdür. Bu, onun en uç ifadesidir. Bu teori, katıksız oportünizme dayanmaktadır.

“Sosyalist Parti parlamentoda reformlar savunurken, sendikalarda örgütlü işçi bürokrasisinin ücret anlaşmalarına vardığı sürece, işbölümü ve karşılıklı olarak müdahale etmeme bir ölçüde mümkün olmaya devam eder. Ama gerçek proleter kitlelerin mücadeleye girmesiyle ve hareketin gerçekten devrimci bir karakter edinmesiyle birlikte, müdahale etmeme ilkesi, gerici skolastik düşünceye dönüşür.

“İşçi sınıfı, yalnızca, başında, onun yaşayan tarihsel deneyimini temsil eden, tüm mücadeleyi teorik olarak genelleştirebilen ve pratiğe yönlendirebilen bir örgüt varsa zafer kazanabilir. Parti, tam da görevinden dolayı, işçi sınıfının yalnızca en bilinçli ve etkin azınlığını içerebilir. Öte yandan sendikalar, bir bütün olarak işçi sınıfını kapsamaya çalışırlar. Dolayısıyla, proletaryanın Komünist Parti’de birleşmiş olan öncüsünün ideolojik ve siyasi önderliğine ivedi gereksinim duyduğunu kabul edenler, partinin, sendikalar, yani kitlesel işçi sınıfı örgütleri içinde de önder güç haline gelmesi gerektiğini kabul ederler.” [8]

Sendikacılık geleneği, OCI içinde uzun bir süredir oldukça etkiliydi. Pierre Lambert’e bakılırsa, onun örgütünün sendikalar ile ilişkisi, hatırı sayılır bir dönem boyunca, Marksist ilkelerden çok sendikacılık üzerine kuruluydu.

Lambert, yaşamının sonuna doğru yazılmış olan otobiyografik bir eserinde, Amiens Tüzüğü’nü 1947’de kendi örgütünde yeniden yürürlüğe koymakla övünüyordu. Lambert, savaş sırasındaki yasadışı sendikal çalışmadaki ve Stalinistlerin hakimiyetindeki CGT içindeki kendi deneyimleri temelinde, Fransa’daki Troçkist örgütün kongresi sırasında, “oybirliğiyle kabul edilen ve 21 koşulun 9. ve 10. maddelerinin yerine, partilerin ve sendikaların karşılıklı bağımsızlığının kabulünü geçiren” bir değişiklik teklifinde bulunmuştu. [9]

“21 koşul” ifadesi, Komünist Enternasyonal’in 1920’deki İkinci Kongre’sinin üyelik için şart koştuğu; reformist ve merkezci örgütleri dışlamak için tasarlanmış koşullara atıfta bulunmaktadır. 9. madde, parti üyelerini, “sendikalar içinde sistematik olarak ve bıkıp usanmadan komünist faaliyetler geliştirmek” ve “sosyal yurtseverlerinin hainliğini ve ‘merkezciler’in kararsızlıklarını her yerde teşhir etmek” ile yükümlü kılıyordu. 10. madde ise, “sarı sendikal örgütlerin Amsterdam ‘Enternasyonali’” ile bir kopuşu ve Komünist Enternasyonal’e bağlı sendikaları desteklemeyi gerektiriyordu.

Bu iki maddenin yerini “partilerin ve sendikaların karşılıklı bağımsızlığının kabulü”nün alması, reformist ve Stalinist sendika bürokrasisine karşı siyasi mücadelenin terk edilmesi anlamına geliyordu.

Siyasi saklambaç

OCI, sendikaları eleştirisiz bir şekilde yüceltirken, büyük ölçüde gizli tuttuğu kendi kimliği konusunda siyasi bir saklambaç oyunu oynuyordu. Tam siyasi kimliği karanlıkta kalan İşçi İttifakı Komiteleri (Comités d’alliance ouvrière) gibi cephe örgütlerinin arkasına gizlenmeyi tercih eden OCI, kendi adını sadece nadiren dile getiriyordu. De Massot bile, OCI’den, nadiren kendi adıyla söz eder. O, genellikle, OCI’den mi, onun cephe örgütlerinden birinden mi, yoksa sadece bir grup aktif sendikacıdan mı söz ettiğini açık bırakacak şekilde, “devrimci öncü” diye yazar.

Gaulcü rejim ile çatışma 29 Mayıs’ta doruk noktasına ulaşır ve sendikaların gerici rolü son derece görünür hale gelirken, İşçi İttifakı Komiteleri tarafından yaygın biçimde dağıtılan bir bildiri, OCI’nin ya da Dördüncü Enternasyonal’in inşası değil; tersine, hayali bir “Devrimci İşçiler Birliği”nin oluşturulması çağrısı yapıyordu.

Bu “Devrimci İşçiler Birliği”, boş bir hayaldi. Onu daha önce hiç kimse duymamıştı. Ne üyesi, ne programı ne de tüzüğü vardı. Fiziksel bir varlık olarak mevcut değildi. Bu örgütten, yalnızca, OCI’nin Aralık 1967’de kaleme aldığı 40 sayfalık bir bildirgenin sonunda söz edilir.

Orada, “Devrimci İşçiler Birliği”, “devrimci parti inşası yolunda bir aşama” olarak tanımlanmaktadır. Bu bildirgeye göre, “Devrimci İşçiler Birliği” perspektifi, yalnızca OCI’nin programının “insanlığın tarihsel krizine bir çözüm sağlayabileceği ama Fransa işçi sınıfının örgütsel kadrolarının ona hemen katılmaya hazır olmadığı” varsayımından kaynaklanır. [10]

Bu siyasi kamuflaj türü, OCI’nin ve ardılı örgütlerin tüm tarihi boyunca düzenli olarak tekrarlanır. O, bir Matruşka bebeğini anımsatmaktadır. Tıpkı bir Rus bebeğin içinde bir başkasını gizlemesi gibi, OCI de, kimliğini, bir cephe silsilesinin ya da kamufle edici örgütlerin arkasına gizlemeye çalışır. Siyasi gözlemci, kiminle ilgilendiğini asla bilmez.

Bu siyasi saklambaç oyunu, oportünizmin özel bir türüdür. OCI, “Gerçeği anlat!” biçimindeki temel devrimci ilkeyi çiğniyor ve işçilere gerçek yüzünü göstermeyi reddediyordu. O, küçük çevreler içinde Dördüncü Enternasyonal’e başvururken, kitlelere, kabul etmeye hazır olduklarının ondan ibaret olduğu varsayımıyla, sulandırılmış bir program sunuyordu.

Örneğin, bir diktatörlük rejimi altında ya da gerici bir sendika içinde, devrimci bir partinin, tüm programını açıkça sergilemekten sakındığı belirli koşullar elbette olabilir. Ancak OCI için, görev, her ikisi de partinin kimliğini çok iyi bilen devlet aygıtını ya da sendika bürokrasisini aldatmak değildi. OCI, yeni bir yönelim bulma niyetiyle siyasi yaşama girmiş olan işçileri ve gençleri aldatıyordu.

OCI, özellikle, sendika bürokrasisinin, yoğun biçimde desteğini aradığı daha alt kademelerini herhangi bir şekilde rahatsız etmekten kaçınmaya çalışıyordu. OCI, kendi kimliğini gizleyerek, bu görevlilerin, bürokrasinin Troçkizm karşıtı üst kademeleri ile açık bir çatışma riskine girmeden OCI ile bir ilişki içine girebildikleri koşulları yaratmıştı.

OCI, bu alt kademe sendika görevlilerini, yazılarında tekrar tekrar görünen iki ifadeyle, “işçi sınıfının örgütsel kadroları” ya da “sınıfın doğal örgütçüleri” olarak tanımlıyordu. OCI, bu tabakanın, bir bütün olarak sendika aygıtının üyeler üzerindeki denetimini sürdürmesi için büyük önem taşıdığı konusunda oldukça netti. O, buna karşın, bürokrasinin üst ve alt kademeleri (“aygıt” ile “kadrolar”) arasındaki çatışmanın, “kadrolar”ı devrimci bir yöne iteceğini savunuyordu.

OCI’nin 1968 başlarında La Vérité gazetesinde yayınladığı bir açıklama, “kadrolar”ın, “hem aygıtın (özellikle Stalinist aygıtın) onlar dolayımıyla sınıf üzerinde denetimi sağladığı arabulucular hem de proletaryanın bir sınıf olarak gelişip örgütlenmesine olanak sağlayan militan tabaka” olduğunu açıklar. Aynı açıklamada, bu “örgütsel kadrolar”, “büyük ölçüde Komünist Parti tarafından denetlenip örgütlenen 10.000 ile 15.000 [arasında] aktivist” olarak belirtilir. [11]

OCI, kendi görevini, “aygıtın burjuvazi yanlısı yönelimini, zorunlu olarak direniş sergilemeye ve sınıflarının yanında mücadele etmeye yönelen bu aktivistler ve örgütsel kadrolar ile çatışmaya sokan nesnel çelişkiyi olgunlaşmaya ve kopmaya zorlamak” olarak görüyordu.

Yukarıda alıntıladığımız pasajlar, Pabloculuğa yönelik şiddetli saldırılarla bağlantılıdır. Ancak OCI’nin 1968’de sendikalar ve Stalinistler konusunda benimsediği tavır, gerçekte, Pablocuların 1953’teki tavrıyla neredeyse aynıydı.

Pablo, o dönemde, yeni bir devrimci saldırının Dördüncü Enternasyonal bayrağı altındaki bağımsız bir işçi sınıfı hareketi biçiminde gelişmeyeceği; Stalinist aygıtın kimi kesimlerinin, nesnel gelişmelerin basıncı altında sola kayması biçimini alacağı sonucuna varmıştı. OCI, benzer şekilde, “örgütler içindeki iç ayrışmadan ve aygıt ile sınıfın örgütsel kadroları arasındaki mevcut çatışmanın olgunlaşmasından” çıkan bir devrimci gelişme öngörüyordu. [12]

1968’de sendikalar ve Komünist Parti içinde derin bölünmeler ve gerilimler olmasına karşın, devrimci bir hareket, yalnızca, Stalinizme karşı açık bir mücadelede ve onunla siyasi bir kopuşta gelişebilirdi. Ancak OCI, birleşik cepheyi taktikten stratejiye yükselterek ve kendi kimliğini gizleyerek, bu görevden kaçındı.

De Massot’nun kitabında, bizzat Stalinistlerin devrimci bir yola yönelebileceğini belirten pasajlar bile var. Örneğin, yazar, “radikal sol”a saldırmadığı, yüksekokul, lise öğrencilerinin ve genç işçilerin birliği çağrısı yaptığı ve bir işçi hükümetini savunduğu için, Stalinist gençlik örgütünün 12 Mayıs’ta yaptığı bir çağırıdan övgüyle söz ediyor. De Massot, şu yorumda bulunuyor: “Aygıt, kendisini, hareketi takip etmeye zorunlu görmekle kalmıyor. Onun, aynı zamanda, işçi sınıfı içinde denetimi sürdürmek ve inisiyatifi geri kazanmak için, belirli bir biçimde ve belirli sınırlar dahilinde, onun önünde gitmesi gerekiyor: önderliği üstlen… Aygıt, bu şekilde ilerleyerek, aktivistleri kendi etrafında topluyor ve bunlar, ardından, bir bütün olarak işçi sınıfını radikalleştiriyor.” [13]

Devam edecek

Dipnotlar:

1. François de Massot, La grève générale (Mai-Juin 1968), Supplément au numéro 437 de Informations Ouvrières. Tersi belirtilmediği sürece, yukarıdaki tüm altıntılar, bu kitaptandır.

2. Lev Troçki, “Two Articles On Centrism” [“Merkezcilik Üzerine İki Makale”], (Şubat/Mart 1934), Lev Troçki, “What Next? Vital Questions for the German Proletariat” [“Alman Proletaryasının Can Alıcı Sorunları”], (Ocak 1932)

3. Lev Troçki, “What Next? Vital Questions for the German Proletariat” (Ocak 1932)

4. Lev Troçki, “The Third International After Lenin” [“Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal”]

5. Lev Troçki, “What Next? Vital Questions for the German Proletariat” (Ocak 1932)

6. Marksist hareketin sendikalara yönelik tavrı konusunda, bkz.: David North, “Marxism and the Trade Unions” [“Marksizm ve Sendikalar”]

7. Lev Troçki, “A School of Revolutionary Strategy” [“Bir Devrimci Strateji Okulu”]

8. Lev Troçki, “A School of Revolutionary Strategy

9. Daniel Gluckstein, Pierre Lambert, Itinéraires, Éditions du Rocher 2002, syf. 51

10. La Vérité, Sayı 541, Nisan-Mayıs 1968

11. “Le bonapartisme gaulliste et les tâches de l’avant-garde,” La Vérité, Sayı 540, Şubat-Mart 1968, syf. 13–14

12. “Le bonapartisme gaulliste et les tâches de l’avant-garde,” La Vérité, Sayı 540, Şubat-Mart 1968, syf. 15

13. François de Massot, La grève générale (Mai-Juin 1968), syf. 58