Trump, İran ve ABD’nin dünya egemenliği yönelimi

21 Ekim 2017

ABD Başkanı Donald Trump, Cuma günkü savaşçı ve ikiyüzlü konuşmasının sonunda, ABD’nin talepleri doğrultusunda yeniden yazılmaması durumunda 2015 İran nükleer anlaşmasını iptal etme sözü verdi.

Konuşma, Amerikan egemen seçkinlerinin küstahlığını ve caniliğini özetliyordu. Trump, İran’ı, “tüm Ortadoğu’da ve ötesinde çatışma, terör ve kargaşa” yaymakla suçladı. Bu ifadeler, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de milyonlarca insanın ölümüne yol açan ve milyonlarcasını da evlerini terk etmeye zorlayan saldırı savaşları yürüterek toplumları mahveden, Ortadoğu halklarına büyük dehşetler yaşatan bir ülkenin önderinden gelmektedir.

Trump, 1979 İran devrimini mahkum etti, İran’ın burjuva-dinci yönetimini uluslararası düzeyde yasadışı bir rejim olarak betimledi ve ABD’yi, İran halkının demokratik haklarının koruyucusu olarak tanımladı.

Sanki İranlı kitleler, CIA’in İran’ın seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’ı deviren 1953 darbesini düzenlendiğini ve Washington’ın sonraki çeyrek yüzyılda iktidarda tuttuğu vahşi Şah diktatörlüğünü kurduğunu unutmuş gibi… Ya da sanki ABD, geçtiğimiz kırk yıl boyunca İran’a karşı amansız bir kampanya yürütmemiş, onu defalarca saldırıyla tehdit etmemiş, sekiz yıllık İran-Irak savaşında (1980-1988) Bağdat’ı desteklememiş ve Obama yönetiminde tam bir ekonomik savaşla doruk noktasına çıkan cezalandırıcı ekonomik yaptırımlar uygulamamış gibi…

Trump, nükleer anlaşmanın “pek çok kusurunu düzeltme” yönündeki taleplerinin tartışmaya açık olmadığını ortaya koydu. Bu talepler, ABD Basra Körfezi’nde bir filoyu kalıcı hale getirir ve Suudi ve İsrailli müttefiklerini dişlerine kadar silahlandırırken, Tahran’ın tek taraflı olarak silahsızlanması yönünde bir ültimatom anlamına gelmektedir. Bunlar, İran’ın, egemenliğine yönelik sürekli saldırıları ve fiilen bir köle devlet konumuna indirilmeyi kabul etmesini gerektirecektir.

Talepler, İran’ın sivil nükleer programı üzerindeki, anlaşmanın on birinci yılında sona ermesi planlanan katı sınırlamaların kalıcı hale getirilmesini; Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran’ın askeri tesislerini sınırsızca denetlemesine izin verilmesini ve İran’ın balistik füze programının kaldırılmasını içeriyor.

Avrupalı önderler, öfkeyle, Washington’ı bildiğini okumakla, küresel bir nükleer silahlanma yarışını kışkırtmakla ve Ortadoğu ile Kore Yarımadası’nda savaş tehlikesini arttırmakla suçlayarak tepki gösterdiler. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, ABD’nin bu yolda ısrar etmesi, “biz Avrupalıları ABD’ye karşı Rusya ve Çin ile ortak bir konuma itecek.” uyarısında bulundu.

Bundan sonra ne olacağı belirsiz. Trump’ın kendi baş danışmanlarını (Savunma Bakanı James Mattis, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster) da içeren ABD siyaset ve ordu-güvenlik kurumunun büyük kısmı, ona İran anlaşmasını çöpe atmamasını öğütlüyor. Geçtiğimiz hafta Kongre önünde konuşan Mattis ve Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, İran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu kabul edip anlaşmayı sürdürmenin ABD’nin çıkarına olduğuna inandıklarını söylediler.

Bunun nedeni, Trump’ın generallerinin İran’ı dize getirmeye ve ABD’nin, dünyanın en önemli petrol ihracatçısı bölgesi ve Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki stratejik eksen olan Ortadoğu üzerindeki egemenliğini güvence altına almaya daha az kararlı olması değil.

Trump’ın Demokratik Partili ve medyadaki eleştirmenleri de farklı değildir. New York Times ve Washington Post, defalarca, Tahran’ın ABD destekli İslamcı güçlerin yenilgiye uğratılmasında büyük bir rol oynadığı Suriye’den başlayarak, ABD’nin İran’a karşı daha saldırgan bir askeri ve diplomatik atak yapması çağrısında bulundular. Washington Post, Cumartesi günü, “Trump İran konusunda çok tehlikeli bir rota belirledi” başlıklı bir başyazıda, başkanın “jeopolitik deliliği”ni suçladı ve onu, “İran’ın, İsrail ile yeni bir çatışma çıkarma tehdidi oluşturan Suriye’deki askeri sağlamlaşmasının üzerine gitme konusunda net bir plana sahip olmadığı” gerekçesiyle azarladı.

Bu anlaşmazlıklar, keskin olmakla beraber, bütünüyle taktikseldir. Anlaşmazlıklar, İran ile restleşmenin Washington’ın Çin’e ve Rusya’ya karşı askeri-stratejik saldırılarını zayıflatacağı ve ABD’nin özellikle Rusya’ya karşı küresel güç sergilemesinde önemli bir rol oynamaya devam eden NATO üzerinden Avrupalı müttefikleri ile olan ilişkilerini kötüleştireceği yönündeki yaygın kaygıların ortasında, bir sonraki ABD savaşının uygun hedefi ve zamanlaması sorunu etrafında dönmektedir.

Trump’ın İran anlaşmasını çöpe atma planına yönelik muhalefet, şimdi Washington’da yaşanan ve Trump’ı görevden almak için ABD Anayasası’ndaki “25. Anayasa Değişikliği”in kullanılması konusunda açık tartışma noktasına varmış olan, daha önce yaşanmamış siyasi savaşta bir etmendir. [Başkanın görevden alınma koşullarına ilişkin “25. Anayasa Değişikliği”, 1965 yılında Kongre’den geçmiş ve 1967’de onaylanmıştı.]

Trump’ın Avrupalı devletleri Tahran’a karşı yeni ekonomik yaptırımlar uygulamaya zorlamak için Wall Street’in küresel bankacılık egemenliğini ve ABD piyasasına erişimi kullanmayı planlamasıyla birlikte, İran meselesi, ABD ile Avrupa, özellikle de Almanya arasında zaten şiddetli olan ticaret mücadelesini daha da kızıştırma tehlikesi yaratıyor. Avrupalı devletler, şimdiden misilleme eylemi hakkında konuşuyorlar.

Avrupalı emperyalistler Washington’dan daha az yağmacı değildir. Onlar, İran’a karşı ekonomik savaşta en önemli ortaklardı. Ancak ABD’nin Tahran’a karşı yenilenmiş yönelimi, onların, dünyanın en büyük dördüncü petrol rezervlerine ve en büyük doğalgaz rezervlerine sahip olan İran’ı ekonomik olarak sömürmek üzere milyarlar yatırma planlarını tehdit ediyor. Dahası, onlar, Ortadoğu’ya yakınlıkları ve bölge petrolüne bağımlılıkları göz önünde bulundurulduğunda, yeni bir ABD savaşının; bu kez hızla Rusya ve Çin gibi nükleer güçleri içine çekebilecek bir savaşın istikrarsızlaştırıcı yansımalarından korkuyorlar.

Trump bir hızlandırıcı olsa da, ABD egemen seçkinlerinin İran’a yönelik politika ve daha geniş emperyalist strateji konusunda bölünmesinin temel kaynağı, Washington’ın, ekonomik gücünün aşınmasını saldırı savaşları yoluyla dengelemek üzere Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından başlattığı yönelimin başarısızlığıdır.

ABD, küresel egemenlik peşinde, Ortadoğu’yu yerle bir etmiştir. Amerikan askerlerinin komşularından ikisini, Afganistan’ı ve Irak’ı istila ettiği İran, ABD saldırganlığının önemli bir hedefidir. Hem Rusya hem de Çin artık Ortadoğu’daki başlıca ekonomik ve jeopolitik oyuncular haline gelirken, İran, Washington’ın, Libya’da yaptığı gibi Suriye hükümetini devirmek için İslamcı vekil güçleri kullanma planlarına engel olacak şekilde, etkisini genişletebilmiştir.

ABD emperyalizminin bu başarısızlıklara yanıtı, savaş planlarını, Çin’den ve Rusya’dan başlayarak başlıca rakiplerini doğrudan hedef alacak şekilde hızlandırmaktır. Avrupa ve Japonya da, ABD’ye karşı kendi emperyalist çıkarlarını ileri sürmek için şiddetli bir şekilde yeniden silahlanıyor.

İnsanlık, emperyalist güçleri içine sürükleyen ve bu kez nükleer silahların kullanılacağı gerçek ve güncel bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi ile karşı karşıya.

Büyük devletlerin egemen sınıfları içinde herhangi bir “barışçıl” hizip söz konusu değildir. Nükleer bir soykırıma sürüklenmeyi durdurabilecek toplumsal güç, savaşın, toplumsal eşitsizliğin ve diktatörlüğün nedeni olan kapitalizmi yıkma hedefiyle sosyalist ve enternasyonalist bir program temelinde harekete geçmiş uluslararası işçi sınıfıdır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bu devrimci temelde, uluslararası kitlesel bir savaş karşıtı hareket inşa etmek için mücadele ediyor.

Keith Jones