Madrid’in şiddetli baskısının ardından

İspanyol ve Katalan işçi sınıfı için bağımsız bir sınıf stratejisi!

9 Ekim 2017

İspanyol devletinin Pazar günkü bağımsızlık referandumuna katılmaya çalışan sıradan Katalanlara uyguladığı şiddet, İspanya ve dünya genelindeki işçileri ve demokratik hakları savunan herkesi haklı olarak şoka uğrattı.

İspanyol burjuvazisinin İspanya Devrimi’ni faşist zorbalıkla ezmesinden seksen; General Francisco Franco rejiminin sona ermesinden ise kırk yıl sonra, İspanyol egemen sınıfı, yeniden dizginsiz baskıya başvuruyor.

Onlar, bu konuda, İspanyol yetkililerin, siyasi görüşlerini ifade etmek isteyen Katalanları engellemek için çıplak şiddet kullanmasının “hukukun üstünlüğü”nü oluşturduğunu ilan eden tüm Avrupa Birliği devletlerinden ve Washington’dan sağlam destek aldılar.

İspanya’daki baskı, Avrupa genelinde artan şekilde otoriter yönetim biçimlerine dönüşün bir parçasıdır. İspanya’nın kuzey sınırının öbür yanındaki Fransa’da, yeni seçilen Macron hükümeti, iş güvencesinin ve çalışma standartlarının içini boşaltan işçi sınıf karşıtı bir iş reformu dayatıyor ve kapsamlı anti-demokratik “olağanüstü hal” hükümlerini kalıcı hale getiriyor.

Nazilerin Üçüncü İmparatorluk’unun çökmesinden beri ilk kez faşistlerin parlamentoya girdiği Almanya’da, sosyal medya sağlayıcılarını sözde nefret konuşmalarını denetlemek adına sansür memurları işlevi görmeye zorlayan bir yasa, daha yeni yürürlüğe girdi.

İspanya’nın Halk Partisi (PP) hükümeti ve egemen seçkinler, geçtiğimiz Pazar günkü acımasız baskılarının ardından, şimdi, anayasanın daha önce hiç kullanılmamış olan 155. maddesine başvurmaya hazırlanıyor. Hükümet yanlısı İspanyol medyasında bile “nükleer seçenek” olarak tanımlanan 155. madde, Madrid’e, Katalonya’nın özerkliğini askıya alma, seçilmiş bölgesel yönetimini görevden alma ve merkezi hükümet yönetimini dayatma yetkisi verecek.

Apaçık faşistlerin dahil olduğu en sağcı güçler, İspanya’nın birliği bayrağı altında harekete geçiyor. Tacını Franco’nun monarşiyi yeniden kurmasına borçlu olan Kral VI. Felipe, Katalan yetkilileri “devlet güçlerine kabul edilemez sadakatsizlik” ile suçladığı tehdit edici bir konuşma yaptı.

Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS), Katalan burjuvazisinin, hemen Avrupa Birliği ve NATO üyeliği peşinde koşacak bağımsız kapitalist bir ulus devlet oluşturma girişimine karşı çıktığını açıkça ortaya koymuştur. Ancak biz bunu, İspanyol devletinin ve kapitalist İspanya’nın toprak bütünlüğünün savunusu temelinde değil; soldan, işçi sınıfının bakış açısından ve İspanya’daki ve Avrupa genelindeki işçileri sosyalist enternasyonalist bir perspektif temelinde birleştirme mücadelesi açısından yapıyoruz.

Bugün Katalan bağımsızlığına karşı seferber edilen devlet aygıtı ve sağcı unsurlar, yarın, yeniden silahlanmayı, Ortadoğu’da ve başka yerlerde emperyalist savaşlara katılmayı ve İspanyol egemen çevrelerinin tüm kesimlerinin 2008’den beri uyguladığı acımasız kemer sıkma gündemini ilerletmek için, tüm İspanya işçi sınıfına karşı harekete geçirilecektir.

İspanya işçileri, krize bağımsız olarak müdahale ederek, kendi sınıf çıkarlarını ileri sürmeliler. Bu, Madrid’in eylemlerine kararlılıkla karşı çıkmak ve İspanyol işçilerin Katalonya’daki sınıf kardeşlerini, kemer sıkmaya ve savaşa karşı, Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri içinde bir işçi İspanyası uğruna ortak mücadelede kendilerine katılmaya çağırmak demektir.

Katalan burjuvazisinin Carles Puigdemont’un önderlik ettiği ayrılma yanlısı hizbi, işçi sınıfına, en az Madrid’deki rakipleri kadar düşmandır.

Doğrusu, onların mevcut bağımsızlık girişimini başlatmalarının önemli bir nedeni, kemer sıkma politikalarının uygulanmasındaki rollerine yönelik artan toplumsal muhalefeti başka yöne çevirmektir.

Onlar, kendi kaderini tayin hakkı adına kendi bencil sınıfsal hedeflerinin; öncelikle de Madrid’in aracılığı olmaksızın AB ve Washington ile kendi anlaşmalarını yapmanın peşinde koşuyorlar.

Onların başlıca şikayetlerinden biri, Katalonya’nın, İspanya’nın daha az zengin bölgelerini desteklemek için çok fazla vergi geliri ödüyor olduğudur.

Puigdemont, Madrid’in kanlı baskısına karşılık olarak, arabuluculuk yapması için AB’ye başvurdu ve Katalonya’nın bölgesel meclisinin bağımsızlık ilanını önümüzdeki Pazartesi günü oylayacağını ilan etti.

Her iki adım da, Katalan ve İspanyol işçi sınıfının çıkarlarına ve özlemlerine aykırıdır ve özünde anti-demokratiktir.

Katalan milliyetçileri, ilk adımlarıyla, kendilerinin Brüksel’e, Berlin’e ve Paris’e bağlılıklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu, Avrupa sermayesinin, Avrupa genelinde emekçileri yoksullaştıran 2008 sonrası kemer sıkma yönelimine önderlik eden ve artık dünya sahnesinde kendi emperyalist çıkarlarını daha saldırgan biçimde izlemek için Avrupa’yı yeniden askerileştirmeye ve bir Avrupa ordusu kurmaya kararlı olan en güçlü kesimlerine bağlılıklarını göstermek demektir.

Katalan milliyetçileri, ikinci adımlarıyla, anketlerin tekrar tekrar Katalanların çoğunluğunun ayrılmadan yana olmadığını gösterdiği koşullarda ayrılmayı kabul ettirmek için, İspanya’nın anti-demokratik müdahalesine yönelik haklı halk öfkesini kullanmaya çalışıyorlar.

Hem Madrid hem de Katalan milliyetçileri, halkı kutuplaştırmaya ve milliyetçi söylemlerle rakip kamplarda toplanmaya zorlamaya kararlı.

İber Yarımadası’nı iç savaşa sokma riski yaratan bu gelişmeler karşısında, Katalan ve İspanyol işçilerinin sloganı, işçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkı olmalıdır! İşçi sınıfı, sınıf çıkarlarının İspanyol ve Katalan burjuvazilerinin tüm hiziplerine uzlaşmaz biçimde karşıt olduğu kavrayışına dayanan kendi bağımsız stratejisini geliştirmelidir.

İşçi sınıfı, Katalonya’nın kapitalist İspanya sınırları içinde zorla tutulmasına yönelik her türlü girişime karşı çıkmalı; buna, İspanyol güvenlik güçlerinin Katalonya’dan derhal çekilmesi talebi eşlik etmelidir. Katalan işçilerinin, burjuvazinin ayrılma planlarını uygulamak için İspanya devletinin bölgesel aygıtını kullanma girişimine karşı çıkması ve egemen sınıfın tüm hiziplerinin kemer sıkma ve savaş yanlısı gündemine meydan okumak üzere İspanya genelindeki işçilere katılması gerekiyor.

İşçiler ve gençler, bu bağımsız sınıf stratejisi uğruna mücadele ederken, Pablocu International Viewpoint gibi çeşitli sahte sol güçlerin işçi sınıfını rakip burjuva hiziplerin birine ya da her ikisine bağlama girişimlerine karşı uyanık olmalılar. Onların bu girişimleri, Katalan milliyetçilerine ilerici bir cila yapma çabalarını ve Podemos’u desteklemeyi kapsamaktadır. Podemos, PP hükümetinin baskısına alkış tutan Sosyalist Parti’nin (PSOE) burjuvaziye İspanyol devletini parçalanmaktan kurtarmak için kendisiyle birlikte alternatif bir hükümet önermesini savunarak, İspanyol kapitalizmine bağlılığını bir kez daha göstermiştir.

Mevcut kriz, işçi sınıfının güçten düşmüş Franco sonrası yönetime ve İspanyol kapitalizmine meydan okumasını engellemeyi amaçlayan karşı devrimci bir anlaşmanın parçası olarak 1978’de Stalinistlerin ve sosyal demokratların yardımıyla yeniden örgütlenen İspanyol devletinin gerçek karakterini açıkça ortaya koymuştur. Bu haftaki olayların gösterdiği gibi, parlamenter bir görünümün arkasında, Franco’nun kurduğu baskı aygıtı büyük ölçüde dokunulmamış olarak durmaktadır.

Ancak bu sadece bir İspanyol krizi değildir. Bu, tüm Avrupa Birliği’ni saran ve dünya kapitalizminin Büyük Bunalım’dan ve onun sonucu olan İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük krizinden kaynaklanan sistemsel krizin hem ürünü hem de bir parçasıdır.

AB’nin demokratik ve “sosyal” bir Avrupa’nın barışçıl bütünleşmesinin aracı olduğu yönündeki iddialar, 2008 krizi eliyle paramparça olmuştur.

AB, aslında her zaman ne olduğunu açıkça göstermektedir. O, Avrupa’nın ulusal ve bölgesel temelli rakip kapitalist kliklerinin rekabet ve stratejik üstünlük için yarıştığı bir alan; Avrupa sermayesinin, karları en yüksek seviyeye çıkarma, işçi sınıfını bastırma ve dünya çapında pazarlar ve jeopolitik etki uğruna rekabet aracıdır.

İspanya, birbirini izleyen PSOE ve PP hükümetlerinin AB ile birlikte uyguladığı kemer sıkma politikaları eliyle mahvedilmiştir.

İşçi sınıfı, sosyal ve demokratik haklarına yönelik saldırıya, Avrupa genelinde şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak sendikalar ile sosyal demokrat, Stalinist, eski Stalinist ve sahte sol partiler, sınıf mücadelesini sistematik olarak bastırmıştır. Sözde “sol”, iktidara geldiğinde, sosyal devletten geriye ne kaldıysa ortadan kaldırılmasına önderlik etmiş ve göçmen karşıtı önyargıları kışkırtarak işçi sınıfını bölmeye çalışmıştır. Onlar, muhalefetteyken de, işçilerin hoşnutsuzluğunu susturamadıklarında, mücadeleleri yalıtmış ve bu mücadeleleri milliyetçi, kapitalizm ve AB yanlısı bir perspektifin içine hapsetmişlerdir.

Ocak 2015’te kemer sıkmaya yönelik bir işçi sınıfı muhalefeti dalgası üzerinden iktidara taşınmış olan sahte sol parti Syriza deneyimi, bu konuda özellikle öğreticidir. Ayrıcalıklı üst sınıfların partisi olan Syriza, Avrupa işçi sınıfını kemer sıkmaya ve mali sermayenin oligarşik ve otokratik aracı olan AB’ye karşı harekete geçirme yönündeki her türlü girişime düşmandı. Syriza, Berlin ve Brüksel onun kemer sıkma taleplerini çok az yumuşatma taleplerini reddedince, sosyal demokrat ve açıkça sağcı öncellerinin uyguladıklarının çok ötesine geçen kesintileri dayattı.

İşçi sınıfının siyasi olarak felç olmasıyla ve Avrupa’nın, küçülen bir pastanın paylaşımı üzerine rakip burjuva klikler arasında her zamankinden daha şiddetli bir çekişme eliyle karakterize edilmesiyle birlikte, çoğu açıkça neo-faşist karakterde olan ve toplumsal hoşnutsuzluğu kendi çıkarına kullanabilen milliyetçi güçler yeniden canlanmıştır.

Kar sisteminin iki dünya savaşına, Büyük Bunalım’a ve faşizme yol açmış olan asli çelişkileri yeniden ağırlıklarını koyarken, Avrupa kapitalizmi açıkça ayakları üstünde çürüyor.

İşçi sınıfı, Avrupa Birliği’nin 21. yüzyıl tımarhanesine karşı kendi stratejisini öne sürmelidir. Bu, işçileri, bir Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadelede AB’ye, onu oluşturan tüm sağcı hükümetlere, Avrupa bankalarına ve büyük şirketlere karşı ortak bir mücadelede seferber edecek bir karşı saldırının geliştirilmesidir. Bir işçi Avrupası, ekonomik bütünleşmeyi ve teknolojik üstünlükleri, işçi sınıfının sömürüsünü arttırmak için değil; sosyoekonomik yaşamı, emekçilerin denetimi altında, toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere örgütlemek için kullanacaktır.

Bu sosyalist enternasyonalist strateji uğruna mücadele, İspanya’da, Madrid’deki hükümetin dizginlerinden boşalttığı ve emperyalist Avrupa Birliği’nin desteklediği şiddete uzlaşmaz muhalefeti gerektirir.

Katalan burjuva milliyetçilerine karşı gerekli siyasi mücadeleyi yürütmek ve işçi sınıfının ve gençliğin en iyi kesimlerini enternasyonalist bir yönelim etrafında birleştirmek, yalnızca bu temelde mümkün olacaktır.

Keith Jones