Britanya’daki kriz seçimi ve işçi sınıfının karşı karşıya olduğu görevler

8 Haziran 2017

Britanya 8 Haziran’da, daha öncekilerin hiçbirine benzemeyen bir seçim kampanyasının sonunda sandığa gidiyor. Birkaç hafta içinde, Muhafazakarların bir seçim zaferi öngörüsü, yerini, küçülmüş bir çoğunluk, mutlak çoğunluğun sağlanamadığı bir meclis, hatta bir İşçi Partisi zaferi hakkında spekülasyonlara bırakmış durumda.

İki vahşi terör saldırısı, onlarca cana ve çok daha fazla kişinin yaralanmasına mal oldu. Çok sayıda silahlı polis sokaklarda devriye geziyor. Ordu, bilinmezlerle dolu acil durum önlemleri doğrultusunda önemli stratejik yerlere sevk edildi.

Başbakan Theresa May, erken seçim çağrısını, hizmet ettiği mali oligarşinin ve ordu-istihbarat aygıtının, büyük siyasi ve toplumsal sarsıntıların ortasında olacakları için bir sonraki seçime kadar iki yıl beklemeyi göze alamayacaklarına karar vermesi nedeniyle yapmıştı. Onların iki ay bile bekleyemeyeceği ortaya çıktı.

May, fiili bir parlamenter diktatörlüğü güvenceye almak, arttırılmış bir kemer sıkma uygulamak ve Suriye’deki ve başka yerlerdeki asker müdahaleyi tırmandırmak için, İşçi Partisi içindeki iç savaştan ve Jeremy Corbyn’e yönelik sert medya kampanyasından yararlanmayı ummuştu. Seçim kampanyası, bunun yerine, Muhafazakarlara yönelik nefretin dışavurumuna sahne oldu ve bu nefretin tamamı, Corbyn’i ve onun kemer sıkma politikalarını sona erdirme vaadini destekleyen işçilerden ve gençlerden geliyor.

May’in terör saldırılarından yararlanmaya yönelik iğrenç girişimi, elinde patlamış durumda. MI5’ın ve polisin Manchester bombacısı Salman Abedi’yi ve Londra katillerinin en az ikisini tanıdığı yönündeki ezici kanıtlar, çok sayıda İslamcının, Britanya’nın ABD ile yan yana Libya’da, Irak’ta ve Suriye’de yürüttüğü savaşlarda vekil güçler olarak kullanılmak üzere korunduğunun ispatıdır.

Buna karşılık, May’ın geleceğini bağladığı “sert Brexit” tehditleri, büyük şirketlerin ve City of London’ın [Londra finans merkezi] geniş kesimlerini kendisinden uzaklaştırmış durumda. Brexit sonrasında Avrupa Birliği ile ticaretin yüzde 40, dış yatırımın ise yüzde 20 azalabileceği yönündeki tahminler, bir mali felakete ilişkin uyarılara yol açıyor.

May’in Almanya’nın, Fransa’nın ve diğer AB devletlerinin elini zorlamak için Trump yönetimine bel bağlama planı ters tepmiş durumda. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Trump’ın “Önce Amerika” tehditlerine tepkisi, ABD’ye ve Brexit sonrası Britanya’ya artık müttefik olarak güvenilemeyeceğini ilan etmek oldu. ABD ile Avrupa arasında artan küresel gerilimler karşısında, Britanya’nın kendi etkisini arttırmak için ABD ordusuna ve ekonomik gücüne güvenme biçimindeki tüm dış politikası çöküyor.

Bununla birlikte, acımasız gerçek şu ki, Corbyn önderliğindeki bir İşçi Partisi hükümeti May’in kemer sıkma, militarizm ve savaş politikalarına hiçbir gerçek alternatif sunmamaktadır.

Corbyn’in Ulusal Sağlık Hizmetleri’ni (NHS) savunma, asgari ücreti arttırma ve yeni evler inşa etme vaatlerini tutacağını umut eden milyonlarca işçi, Muhafazakarlardan kurtulmak istiyor ve Corbyn’in partisindeki Blairciler karşısında sürekli geri çekilmesini hoş görmeye hazırlar. Ancak onun bildirgesinin asgari toplumsal reformları Britanya emperyalizminin militarist gündeminin kabulüyle birleştirme çabalarının gerçekleştirilmesi mümkün değildir.

Dünya kapitalizmi II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana en derin krizine sürüklenirken, Britanya, ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan istikrarsızlaşıyor. Söz konusu kriz, 20. yüzyılın ilk yarısıyla ilişkili faşizm ve savaş dehşetlerini yeniden üretiyor. Britanya’nın “küresel rekabet gücü”nü garantiye alma girişimi, işlerin, ücretlerin ve temel hizmetlerin tahrip edilmesinde bir tırmanmayı gerektirmektedir.

Bu, işçi sınıfı ile süper zenginler arasındaki uçurumu bir patlama noktasına doğru derinleştiriyor. Oligarşi ile işçi sınıfı arasındaki çıkar çatışması, Corbyn’in “azınlık değil çoğunluk için … adalet” çağrısı yoluyla giderilemeyecek kadar keskin. İşçi Partisi’nin “şirketler ve sendikalar ile ortaklık içinde çalışan” hükümet yoluyla bir “sanayi yurtseverliği” biçimi yaratma yönündeki ulusalcı politikası, işçileri, kendi işleri ve yaşam standartları pahasına May’in izlediği ticaret savaşı gündemine tabi kılmanın bir aracıdır.

Corbyn’in, İşçi Partisi’ni sola itme amacıyla partiye akın eden yüz binlerce kişi sayesinde parti lideri seçilmesinden bu yana hemen hemen iki yıl geçti. Ancak daha da sağa kayan Corbyn oldu.

Corbyn'in, onun görevden alınması peşinde koşan sağcı milletvekillerinin partiden çıkarılmasına muhalefeti, Suriye’de askeri harekat ve Trident nükleer silahlarının yenilenmesi üzerine oylamada milletvekillerini serbest bırakmayı kabul etmesi ve ardından, bu geri çekilmeleri bildirgesine dahil etmesi; bunların hepsi, Corbyn önderliğindeki bir İşçi Partisi hükümetinin oynayacağı gerçek rolü göstermektedir.

Corbyn’in Manchester ile Londra’daki terör saldırılarına verdiği tepki, sert bir uyarı olarak kabul edilmelidir.

Muhafazakarlar, bu saldırıları, Corbyn’i terör ve ulusal güvenlik tehdidi konusunda yumuşak olarak sunma girişimlerini pekiştirerek, seçimi kazanmak için kullanmaya çalışıyorlar. Bunu, onun NATO’yu eleştiren ve nükleer silah kullanımı için izin vereceğini kesin bir şekilde belirtmeyi reddettiği önceki açıklamalarına dayandırıyorlar. Onlar, 8 Haziran’dan sonra devlet baskısını arttırma yönünde keskin bir dönüşe hazırlanıyorlar.

May’in “terörle mücadele” için dört noktadan oluşan stratejisi (internet sansürünü ve “aşırılıkçılığın” kamu sektöründeki “güvenli alanları”nı ortadan kaldırma önlemleri almayı içeriyor), grev hakkını daha fazla sınırlama yönündeki mevcut önlemlerin yanı sıra, siyasi muhalefete aman vermemek için kullanılacaktır. Bu stratejinin otoriter özü, May’in şu açıklamasıyla özetlendi: “Eğer insan hakları yasaları bunu yapmamızı engellerse, bunu yapabilmek için o yasaları değiştireceğiz.”

May, ayrıca, Londra saldırıları üzerine konuşmasını, Irak ile Suriye’deki askeri müdahaleyi hızlandırma vaadini yinelemek için kullandı.

Corbyn tüm bunlara sessiz kalmayı sürdürüyor. O, terör saldırılarının Britanya emperyalizminin Ortadoğu’daki canice müdahalelerinin geri tepmesi olduğunu açıklamak yerine, terörle mücadele etmek için “her ne gerekiyorsa” yapmaya hazır olduğunu ilan ederken, May’i polis sayısını azalttığı için kınamayı tercih etti.

Corbyn, böylece, kendisini, toplumsal değişimin değil; “yasa ve düzen”in adayı olarak konumlandırıyor. Onun, egemen seçkinlere, hükümetinden korkacak hiçbir şeyleri olmadığı yönündeki taahhüdü, onun “sol” söyleminin, İşçi Partisi’nin iktidara gelmesi şöyle dursun, bir seçim kampanyasında zar zor ayakta kaldığı anlamına gelmektedir.

Britanya’daki sahte sol grupların tamamı, işçilerin İşçi Partisi’ne derin güvensizliğinin üstesinden, halkın birey olarak Corbyn’e yönelik yanılsamalarını sömürerek gelmeye çalışıyorlar. Sosyalist İşçi Partisi (SWP), “Biz, İşçi Partisi’ni defalarca sağa kaydırmaya çalışmış olanları desteklemiyoruz. Ancak Corbyn’e desteği göstermenin tek yolu, İşçi Partisi’nin bütün adaylarına oy vermektir.” diye yazıyor. Sosyalist Parti (SP) ise, İşçi Partisi’nden söz etmekten tümüyle kaçınıyor ve sadece, “Corbyn önderliğinde bir hükümet için” çağrısında bulunuyor.

Olaylar, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP), İşçi Partisi’nin başa yeni bir liderin geçirilmesi yoluyla değiştirilemeyeceği konusundaki ısrarını doğrulamıştır. İşçi Partisi, bugün, Tony Blair’in ve Gordon Brown’ın yönetimindeki ile aynı partidir.

8 Haziran seçimlerindeki sonuç ne olursa olsun, Britanya işçi sınıfı, tıpkı dünya genelindeki kardeşleri gibi, toplumsal ve siyasi gericiliğe sürüklenmeye ve durmadan artan savaş tehlikesine karşı bir ölüm kalım mücadelesi ile karşı karşıyadır. İleriye giden tek yol, yeni, devrimci sosyalist ve enternasyonalist bir perspektifin benimsenmesinden geçmektedir. En ileri işçilerin ve gençlerin önünde duran görev, SEP’e katılmak ve onu işçi sınıfının yeni önderliği olarak inşa etmektir.

Chris Marsden